|
 |
|

| Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 414 |
30-31 Aralık 2003 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : EN şanslı kim? |
Merhabalar,
Adettendir, her yeniyıl karşılanırken bir önceki yılın muhasebesi yapılır. 'EN'ler seçilir, ödüller verilir, iltifatlar edilir. Bugün için benim de planım buydu. Küçük küçük notlar almıştım biryerlere. Biraz geyik yaparız, 2004'e 1 kala dalgamızı geçer neşemizi buluruz demiştim ama sonra vazgeçtim. Gerek yok ki, benim 'EN'im de boyum da belli değil mi? 'EN' iyi kararı verip 'EN' iyi işi yapmışım, 'EN' kral Kahve Molası'nı vermişim. 'EN' harika insanları kahveci, 'EN' yetenekli kahvecileri yazar yapmışım. 'EN' şahanesinden dostlarım olmuş, 'EN' güzel dostluklara vesile olmuşum. 'EN'gel tanımamış, 'EN' hoş duygulara ç'EN'gel atmışım. 'EN' kötü günleri birlikte yaşamış, 'EN' duyarlı insanları çevremde bulmuşum. Kendimce 'EN' doğru bildiklerimi göğsümü gere gere söylemiş, 'EN' takdir dolu mesajları almışım. Gerisinden bana ne, bu dünyanın 'EN' şanslısı benim. Sizleri seviyorum. İyi ki sizleri tanımışım. Hepinize 'EN' gerçek duygularımla yürekten teşekkür ediyorum.
2003'ü aratmayacak, umutlarınızı, hayallerinizi gerçeğe dönüştürebileceğiniz, sevdiklerinizle mutlu, huzurlu, sağlık ve neş'e ile bezeli bir 2004 yılı diliyorum hepinize.
.........
Tatil ve iş yoğunluğu nedeniyle geri dönmesi muhtemel yüzlerce posta olacağı düşüncesiyle, zorunlu olarak, 31 Aralık ve 1 Ocak günlerinde KM yayınlanmayacak. Cuma günü tekrar biraraya gelene kadar kendinize iyi bakın. Kısa donlu günlerimin standart esprisiyle 'Seneye görüşmek üzere hoşçakalın!'
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          17 Kahveci oy vermiş. |
|
|

Kahvecigillerden : Ayşen Tekşen Kapkın |
TOPAL MARTIYLA ZORBA DANSI
Bugüne dek sizlere aşkın biçimlendirdiği öyküler aktardım. Çocuğa aşkın, aşık kadınlara aşkın, aşık olamayan kadınlara aşkın, aşkları sayesinde uçurtma ipinin ucundan yakalayan erkeklerin, çiçeğe, böceğe aşkın biçimlendirdiği öyküler. Ama tıpkı Moonstruct filminde Nicholas Cage'in tanımladığı gibi "Aşk karmaşadır, aşk düzensizliktir, huzursuzluktur. Aşkın mükemmellikle, dinginlikle hiçbir ilintisi olamaz. Çünkü mükemmel olan yalnızca yıldızlar; bizler değiliz. O nedenle de yıldızlar değil biz aşık oluruz." Ve galiba da birer yıldız olmadığımız için aşklardan yoruluruz. İşte bu da aşkın, ama en çok da yorgun, kırgın bedeninin içinde sevdalı bir çocuk barındıran bir Giritliye aşkın biçimlendirdiği başka bir öykü. Bir 31 Aralık öyküsü, belki benim, belki sizin öykünüz... Hüzünsüz bir 31 Aralık dileğiyle....
Oldum bittim bedenini ikiye bölen bir çekiştirmeceydi 31 Aralıklar. Bir yanı, yaşamın çağrısına uyup "avazeyi cihana Davut gibi salmak" için sokağa fırlamak ister diğer yanı ise yaşlı ve terkedilmişliğin hüznüyle koltukta oturan babasını yalnız koymaya kıyamazdı. Bazı yıllar yaşamın çağrısına kulak tıkayamayıp sokağa fırladığında çocuk yüreğinin yarısını evde babasıyla bırakıp avazını "Davut gibi salamadan" döner; bazılarında ise hüznün sesine kulak verip evde kalır ama bu kez de sokağın davetini kulaklarından silemezdi. 31 Aralıklar hep yarımdı; o ise bunu aşk sanıyordu.
Yaşlı adamı evinde yalnız bırakıp kendi dünyasının yolunu tuttuktan sonra bir yanda genç evlilerin bebekleriyle birlikte planladığı programlar diğer yanda ise o programlara yaşlı adamın münasip bir dille dahil edilmesi gerekliliği kadının körpe bedenini çekiştirip durdu. Oysa artık yorgundu. Bir koltuğa çöküp kıpırdamadan kalmaktı dileği ama bu kez de sokakların değil yüreğinin çağrısına kulak tıkayarak, kocasını, çocuklarını, babasını koluna takıp üç-beş 31 Aralık yaşadı. Bunu aşk sanıyordu.
Sokağın sesine de kendi iç sesine de kulak tıkayanların hüzünlerinden başka hiçbir şeyleri uzun ömürlü olamayacağından kısa sürede bitti evlilik masalı ama 31 Aralık çekiştirmeceleri daha acımasızca sürüp gitti. Kendi çocukluğunun gözbebeklerine kazınan o hüzünlü ebeveyin resmi çocukları görmesin diye abartılı coşkularla kutladı 31 Aralıkları. Henüz öğrenmemişti Dr. Harriet Lerner'ın "Ebeveynleri gibi olmamak için yaşayanlar hiçbir şey olamazlar" dediğini. "Ağzında bal gibi tatlı bir türküyle" yokuşu tırmanıp, yorgunluğunu bir palto gibi askıya asarak çocuklarıyla şen kahkahalar atıyordu. Bunu aşk sanıyordu.
1985'in 31 Aralığında telaşla adamın odasına girdi. Uzunca bir zamandır tanıyordu onu. O sıralar yalnızca bilgeliğine, insan ruhunu biçimlendirişindeki ustalığa hayrandı. Ondan öğrenmişti "Tırtılın yolun sonu dediğine ustanın kelebek" dediğini. Kelebek olmuştu. Hem öyle bildiğiniz kelebeklerden değil; Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ındaki kelebek yağmurlarından olmuştu. O yıl 31 Aralık hiçbir yanından çekiştirmiyor, arkadaşlarıyla davul dernek bir kutlamaya yetişmek için acele ediyordu. Ona armağanını verip kapıya yönelirken ustanın, bilgenin aniden dudaklarına kondurduğu Girit'in tuzunu, iğdenin tozunu taşıyan öpücükle sersemledi. Sersemliğine sıkı sıkı sarınıp çıktı odadan. Sersemliğini baston edinip ilerledi kafeye kadar. Ortalık çok ama çok sessizdi. Yüreğinden, sokaktan, yaşlı adamın evinden çıt çıkmıyordu. Bunu aşk sanmadı.
Oysa aşktı. Eni konu aşktı, kelli felli aşktı. Çünkü sokağın, yüreğin, yaşlı adamın evinin sessizliği sürüp giderken yalnızca ikisinin sesi çınlıyordu ortada. Sevgi-Nefret sözcükleri, kahkahalar-gözyaşları, kutsamalar-lanetlemeler, sarmalar-itmeler. Çünkü aşk buydu: karmaşaydı, çelişkiydi, kaostu. Aşk Zorba'nın dansıydı. Böğrüne bıçağı soktuğun biriyle ertesi gün damda çıplak havai fişek gösterisi izlemekti. İkisi de yılmaz savaşçılardı. Bilek güreşinde 31 Aralığı on yedi kez yendiler... Günün birinde savaşı bastonlarıyla sürdürmeyi düşlüyorlardı.
Bugün Karşıyaka iskelesinden kalkan 15:35 vapuruna binerken gördüm kadını. Baştan ayağa hüzün kesmiş bir bedenle ilerleyip vapurun açık kısmında bir banka yerleşerek -belki de hiçbir şey görmemek için- başını yukarıya kaldırdı. Selamlamak için arkasından gittiğimde "bu mevsimde, üstelik bu fırtınada begonvillerin burada ne iş var?" diye mırıldandığını duyunca olduğum yerde durup baktığı yere çevirdim kafamı. Gerçekten de açık alanın üstünü kaplayan naylonların üzeri begonvil yaprağı dolu gibiydi. Uzunca bir süre o manzarayı izledik. Beni fark etmemişti. İnanılmaz bir dikkatle begonvil yapraklarını izliyordu. Sonra aniden "bunlar begonvil değil martı patisi" diye haykırarak vapurun arkasına doğru koştu. O deli soğukta açık alanı seçmiş olan üç beş kişi "la havle"lerini çekip aldırmazlıklarına büründüler.
Vapurun hareket etmesiyle birlikte tutunduğu parmaklıklara topal bir martı yerleşti ve yolculuk boyunca arasıra havalanıp sonra tekrar aynı noktaya geri gelerek söyleşti kadınla. Arkadan ise yüzlercesi uçarak onlara eşlik ediyordu. Aldırmazlıklarına bürünenler teker teker soyundu: "Kadından yarım metre bile uzaklaşmıyorlar", "ne biçim iş bu" "birazdan yorulup dönerler", "dönmüyorlar beyefendi baksanıza, bir tanesi bile geri dönmediği gibi bir metre uzağa da gitmiyorlar" "büyücü mü acaba". Yüzünü görmek için biraz eğildiğimde gözlerinden dere gibi akan yaşları ve yüzünün hüznünün ortasında açmış bir gül gibi duran gülümseyişini gördüm. Anladım ki dostum topal martıyla zorba'nın dansını yapmakta. Adamın aşkın karmaşasından yorulduğunu, dinginlik bulmak üzere gittiğini duymuştum. Ama kadın topal martıyla da olsa dansını sürdürüyordu.
Gözyaşlarını ve gülüşünü bir savaş madalyası gibi gururla taşıyarak Pasaport iskelesinde indikten sonra kalan yolcular aralarında iddialaşmayı sürdürdü. "Göreceksiniz vapur kalkınca martılar gene peşimize takılacak" "Tabi canım, kadın büyücü falan değildi"
Peşimizden bir tek martı bile gelmedi... Dilerim 31 Aralık gecesi koltuğunda hüzünle oturan kadının balkonunu bulabilirler.
Ayşen Tekşen Kapkın aysen@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          21 Kahveci oy vermiş. |
16 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen ZAMAN |
|
Hiç düşündünüz mü ZAMAN kelimesini ? Elbette hepiniz zamanın ne olup olmadığını çok iyi bilmektesiniz, yok yok sözünü etmek istediğim zamanın anlamı değil, sadece zaman kelimesi.. Yalın halde.. ZAMAN.. Beş harften oluşan sözcük ! Ben incelemeye başladım bu sözcüğü ve epey ilginç geldi, nedense, bakın neler buldum...
Özünde anlamına tam oturmuş bir kelime bir defa. Nedir ZAMAN ile anlatılmak istenen ? Kısaca : AN.. İnanılmaz değil mi ? Yaşanan AN'ların oluşturduğu yapıya ZAMAN demişler, yani birden fazla AN. Ölçmüşler bazı AN'lar bir salise belki de bir saniye... Kimi AN'lar bir dakika, kimi bir saat, kimi bir gün, bir ay, bir yıl... Hangi AN'lar olursa olsun, hepsine bir bütün gözüyle bakıp ZAMAN demişiz, doğrusu pek de iyi etmişiz. Biliyorum ki hiçbir AN fiyatlandırılamaz. Ama diyelim ki; bir etiket fiyatı belirledik 3 kuruş, 5 kuruş her neyse ! Ve baktık ki hayat pahalılığı belimizi büküyor, enflasyon, petrol fiyatlarındaki artışlar vs.vs. derhal ZAM yaptık, oldu sana ZAMAN..
Dikkat ediyoruz veya etmiyoruz ama su gibi akıp gidiyor ya ZAMAN, hani hep hayıflanırız ya, işte bu anlamda da çok ilginç geldi bana. Akıp gidiyor ZAMAN, dikkat etmeli AMAN. Peki, Z nerede ? O da uyuyor işte, ZZZ gibi... Kısaca ZAMAN'ın Z bölümünü uykuya yatırırsak ( yani her dakikasına altmış saniye değer veremezsek ) yandı gülüm keten helva, of AMAN.. AMAN dikkat edelim, AMAN AMAN önem vermesek bile olsa Z'ye dikkat etmezsek şayet, kayıp gidiverecek şu ZAMAN...
Bazen hem başını hem de sonunu uyuturuz, biri ZZZ uyku hali demiştik, biri de bu uykuya uygun olsun diye Ninni'nin N'si yapalım. İkisini de gönderince sinirleniriz ZAMAN için; "Söz yapacam walla AMA yetmiyor şu körolasıca ZAMAN" diye serzenişte bulunuruz. Gelin bir de yer değiştirelim, harfleri bozalım. Nasıl görünür başlangıçta ZAMAN gözümüze ? "Oooo ! Daha çok ZAMAN var, hallederiz ya !" biçiminde başlamaz mıyız çoğu ZAMAN ? Yani zamanı önce bir AZMAN hale getirmez miyiz ? Sonra bu AZMAN halindeki ZAMAN, çabuk tükenen zamanla birlikte MAN bölümünü alıp, MAN marka kamyona yüklediği gibi çekip gidivermiş. Kaldı mı elimize kuru bir AZ bölümü ? Başlarız bu kez söylenmeye; "Zaman AZ, yetiştiremiyorum..!"... Kimse sormaz bize; "AMA çooook ZAMAN var idi hatta AZMAN gibi bir ZAMAN, sen dikkat etmedin el AMAN, sonra uyudular ve AMA yetmedi şimdi ZAMAN, şu AN bize çok AZ, yetişir belki yetişmesine AMA, ne yazık AMAN AMAN bir ZAMAN yok ki elimizde ! Z'yi uyutunca kalmıştı ya AMAN; evirelim, çevirelim of AMAN, uy ANAM ..! Ters çevirince uy ANAM'ı, anlıyorsun işin önemini, yani MANA'sını ! Böyle bir kelime işte bu ZAMAN..
Eskiden bir oyun oynardık arkadaşlarla, geçen gün bir gazetede de benzerine rastladım. Bir kelime yazardık, saati kurardık. Diyelim 3 dakika.. Ve başlardık yazılan kelimenin harflerinden en az 3 harfli kelimeler türetmeye. Sonra süre biterdi ve başlardık türettiğimiz kelimeleri birbirimize okumaya. Bulunamayan kelimeleri harf sayısına göre puanlardık, bakın oynayınca tek başıma neler oldu ? Kelimeler ve puanlama :
AZMAN-5, NAMAZ-5, AMAN-4, MANA-4, ANMA-4, AZAM-4, ZAM-3, AMA-3, ANA-3, NAZ-3, ZAN-3, AZA-3, NAM-3.. Toplam 47 puan !
ZAMAN, bir AZMAN gibi görünse de başlangıçta, AN be AN tükeniyor, AMAN dikkat sevgili dostlar, şu ZAMAN, çok AZ, bakmayın NAZ ettiğine, bakın kum saatine :
Akıp gidiyor işte su gibi ZAMAN..! Suyun damlaları olan AN'larınızın kıymetini bilin, sevgiyle yaşayın, tüm kahvecilere mutlu AN'lar ve bol köpüklü keyifle yaşanacak ZAMAN'lar...
asesen@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          16 Kahveci oy vermiş. |
16 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Arabesk : Kamuran Bulgurcuoğlu Buhuru Hala Üzerlerinde Eski Yılbaşı Gecelerinin |
|
Yılbaşı geldi... Bu yılkini de, kendiliğinden geldiği haliyle yaşayacağım. Onu yönlendirmek ile ilgili bir çabam olmayacak. Son yıllarda böyle yapıyorum. En iyi böyle geçiyormuş yılbaşları, anladım.
...
Çocukluğumun hatırladığım ilk yılbaşı gecesini getirdim kalemimin ucuna. Yetmişli yıllarin ilk yarısındayız... Sanırım 6. yaşımdaydım. Almanya'dayız. Oradaki işçi ailelerden birisi, kendi gibi diğer birkaç işçi aileyi evinde toplamış; biz de davetliler arasındayız. Büyük oda sigara ve alkol kokuyor. Pikapta ara ara Santana, bazan Neşe Karaböcek, bazen de Selda'nın plakları çaluyor. Çocuklar 'kuduruyor !' büyükler tombala oynuyor. Şamatayla birşeyler anlatılıyor, gülünüyor, arada dans ediliyor. Pastalar, börekler, meyveler, çerezler, cipsler, kolalar, çaylar, biralar, viskiler...
Bir süre sonra yaşıtım çocuklar teker teker biryerlerde uyuyakalıyorlar. Ama ben uyumamayı başarmışım, buna karşılık canım sıkılmış. Can sıkıntımı giderecek birşeyler düşünürken, aklıma, o dönem çok moda olan kalın tığlarla ve rengarenk iplerle yapılan örgüleri öğrenmek geliyor. Kimse bana örgü öğretmeye yanaşmıyor doğal olarak. Annem de "Sadece zincir çekmeyi öğretirim, daha fazlası için bu gece pek uygun bir zaman değil" diye pazarlık ediyor. Biliyor benden kurtuluş olmaz. Evsahibinden bir tığ ve biraz ip rica ediyor, nihayet zincir çekmeyi öğretmeye başlıyor. Çok kolaymış, çabuk öğreniyorum. Zincir asıl örgüye başlamak için, ipin tığa dolanarak, bir önceki hareketle oluşturulmuş, gevşek bir düğüme benzeyen ilmeğin içinden, birbiri ardına geçirilmesiyle oluşuyor. İlk öğrenceliğim, güzel zincirimin ilmeklerinin kimisi fazla sıkı, kimisi fazla gevşek belki, fakat benim gözüme çok güzel görünüyorlar. İlmek ilmek peşine çektiğim zincirlerin sayısı arttıkça, ürünüm uzadıkça uzuyor. Beni bir endişedir alıyor. Ne yapacaktım bu kadar uzun zinciri şimdi ?
Çocuk yaşların büyülü güzelliği işte; onların altından olduğunu düşlemek çok kolay oldu. Boynumu süsledim, kollarımı süsledim onlarla, saçlarımı da. Hatta belime ve parmaklarıma bile doladım. Bir süre sonra kulağıma yabancı melodiler gelmeye başladı, gözlerime de renk renk ışıklar. İşte o zaman zincirlerime dolanmış olarak döne döne dans etmeye de başladım, göldeki nilüfer yapraklarının üzerlerinde.
Sonra annemin öpücükleriyle uyandırıldığımı hatırlıyorum. Eve gidilecekti, yerdeki karlar buz tutmuştu, taksiye binmek için acele ediliyordu.
...
Şimdi de ilk gençlik yıllarımda kalan bir yılbaşı gecesine uzanıyorum. Bodrum'dayız. Sevgilimle ve onun arkadaşlarıylayım. Ora Bar'ın önünde 1 saat beklediysek de içeri girememiştik. Zaten barlar sokağının kendisi de tıkabasa doluydu. Herbir bardan dışarı taşan müzik ve insan sesi, dışarıya artık gürültü patırtı olarak yansıyorduysa da, kimselerin bundan bir şikayeti yoktu. Saat 12'yi vurduğunda, ahmak ıslatan yağmurunun altında nasıl da hep beraber akıllı akıllı ıslandığımıza gülüyorduk. Bir taraftan katıla katıla olur olmaz şeylere gülüyor, diğer taraftan da zilzurna sarhoş hep bir ağızdan şarkılar söylemeye çalışıyorduk. Gençliğin hafifliği ne güzel şeymiş, şimdi ne kadar ağırlaşmış herşey. Ertesi sabah ekşimik suratlarımıza vuran güneşle ayıla bayıla uyandığımızda, evin yolunu bulmuş ve hatta şömineyi yakmaya uğraşmış olduğumuzu farkedince bayağı sevinmiştik.
...
Evlendikten sonraki ilk yılbaşı gecesinde Antalya'daydım. Eşimle, elimizde bir şise şampanya ve kadehlerle, saat 12'ye doğru, bu yıl dünya turu yapalım diye diye dolaşmıştık bütün bahçesini otelin. Burası Niagara Çağlayanı olsun, şurası San Francisco'nun kızıl köprüsü, işte orada da Eyfel Kulesi, şurası Kızıldeniz kıyısında bir Mısır kenti, burası Taklamakan Çölü, en son da Zambia'daki bir savana. Bugün hala o yerlerin hiçbirisine gidilemedi tabii ki. Ne iyi ki hayal kurmak çok zahmetsiz ve masrafsız birşey.
Kızım dünyaya geldikten sonraki bir yılbaşı gecesinde 'Güzelim Sarıgerme'deydik. Sonradan gerisin geri alacağım fazla kilolarımın hepsini vermiş iyi bir forma girmiştim. Eşim de, ben de aman ne çok şıktık. Yanımızda kızımız olmadığı halde, hiç yorgun degilmişiz de çok eğleniyormuşuz gibi yapıyorduk. Aslında canımız bir an önce bebeğimizin yanına dönerek, onu aramıza alarak derin derin uyumayı çekiyordu. Saat 12'yi iple çekip, yılın ilk dansını yapar yapmaz, salondaki tanıdıklarla tebrikleştikten sonra, doğru odamıza, kızımızın yanına koşmuştuk.Yüzü pespembe, elleri yumuk yumuk, ne kadar huzurlu uyuyordu. Hemen yatağa girip onu da aramıza yerleştirmiş ve mışıl mışıl uyuyan yüzüne baka baka, biz de deriiiin bir uykuya dalmıştık.
Yaşayarak eskittiğim, ama buhuru hala üzerlerinde olan kırka yakın yeni yılda, evde birikmiş olan ve iyi ki atmamışım dediğim gazete ile dergileri eskiciye satıp ekmeğimi ancak öyle alabildiğim günlerim de oldu. İşsiz kaldığım bir dönemde param ve sigortam olmadığı için çocuğum ateşler içinde yanarken, gözyaşları içinde dua etmekten başka birşey yapamadığım günlerim de oldu. Ailemden ve sevgilimden çok uzaklarda, hasta yatağımdan bir bardak su alabilmek için ayağa kalkamayacak kadar güçsüz hissettiğimde yalnızlığın buz kesen yüzüyle çok yakından tanıştığım günlerim de oldu. Dilini bilmediğim ülkelerde kör döğüşü yaptığım günlerin ardından, hasretimden vatanıma döndüğümde havaalanındaki duvarları öptüğüm günlerim de oldu.
Yeni yılları huzurlu ve mutlu geçirmeyi öğrenmek için bütün bu evrimleri geçirmek gerekiyordu diye düşünüyorum. İşin sırrı, yaşanılanların buhurunu hep üzerlerinde tutabilmekmiş. Eskilerde kalmış 'yeniyıl'larda öğrendiğim şeyler üzerinde düşünmek için arada sırada zaman ayırmak gerekiyor.
Örnekse, ben neler öğrenmişim ? İyi ki hem polenta pişirmeyi, hem de yufka açmayı öğrenmişim. İyi ki hem Freud'cu yaklaşımları, hem de Kur'anın yorumlarını okumuşum. İyi ki hem gitar çalmayı, hem de karate yapmayı öğrenmişim. İyi ki hem ikebana sanatını, hem de iğne oyası yapmayı öğrenmişim. İyi ki hem yemeniden elbise biçmeyi, hem de Windows'u yalayıp yutmayı öğrenmişim.
Örnekse, ben neler yapmışım ? İyi ki ailemi birleştirmek uğruna, çok sevdiğim işimi bırakmışım ve tüm kişilik haklarımdan vazgeçmek pahasına da olsa bu ilginç ülkeye gelmişim. İyi ki birçok evlilikteki ben de 7.yılda boşanmanın eşiğine gelip, son anda karar değiştirmişim. İlk aşk acısını tattığımda ölürüm sanmıştım, iyi ki yaşamayı seçmişim. Sevemeyeceğimi anladığım fakülteden diploma almam gerekiyordu ama, iyi ki okulu bırakmışım. İyi ki bana Almanya'da pis Türk diyen o çocuğun dişlerini kırmışım, iyi ki Türkiye'de bana salak Almancı diyen çocuğun da gözünü morartmışım ve iyi ki bu yüzden disiplin kurulunda onlardan özür dilememişim.
Neler yaptığımızı veya yapmadığımızı, nelerden vazgeçtiğimizi, neleri kazandığımızı, neler öğrendiğimizi kağıdın üzerinde listelenmiş görmek şaşırtıyor insanı. Umutsuzlukla ilgili değil ama, geleceğe dair birşey yazmıyorum artık listeme. Kendiliğinden gelenler yetiyor da artıyor bile. Bu raylarla trenin uyumuyla ilgili birşey. İşte böyle böyle, yeni yıllar giderek daha anlamlı ve beklenilir oluyorlar.
Hayata, kötülükleri ve zorlukları hiç tanımamış bir bebeğin kayıtsızlığıyla, delikanlılık çağının kirlenmemiş duyguları ve kırılmamış umutlarıyla bakabilmek herzaman iyi birşey. O zaman hayattan yeni dersler kotaracak bol malzemeniz oluyor. Hayatın tadı tuzu da, her kavganızın sonunda yeniden aşık olduğunuz biriyle birlikte, en insanca ve doğal emeğinizin, yavrunuzun ılık soluğunu içinize çekebilmek, yüreğinizi onun uyuyan pembe yüzüyle ısıtabilmek.
Ama :)) ... Ama... Bu seferki yeniyıl son yılların en ayrıcalıkli olanı. Onu böyle yapan, ondan bir beklentimin oluşu. Yeniyilda Kahve Molası fincanlarıma dokunmayı bekleyeceğim. Şimdiden onlarla içeceğim lezzet lezzet kahvelerin hayalini kuruyorum. Onlardan kahvemi yudum yudum içerken, taze ellerle, taze çekilmiş, taze Kahve Molası yazılarıyla tazelenmeyi hedefliyorum. :))))))
Bir de yeniyıl dileğim var, paylaşmak istiyorum: Yeni yılda sevgiyle, sevdiklerimizle ve sevdiğimiz yerde kalalım...
Kamuran Bulgurcuoğlu Cidde - Suudi Arabistan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          16 Kahveci oy vermiş. |
14 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
Deniz Fenerinin Güncesi: Seyfullah Çalışkan |
ESKİ BİR YILBAŞI GECESİNİ KAYBETTİM, HÜKÜMSÜZDÜR...
Sanırım beni yanlış anladınız. Size “yeni yılınız kutlu olsun”, demedim. Ben sadece şu elimdeki adresi soracaktım. Lütfen, bir kez daha okuyun. Çok anlamsız mı buldunuz? Adresin anlamlısı veya anlamsızı olur mu? “Bu sokakta değil” de, “adresi bilmiyorum” de. “Sorduğunuz adresi bilmiyorum” de... Ardından da laf olsun diye “üzgünüm “ de bana...
Ben anılarımın arasında sessizce unutulmayı bekleyen bir geceyi arıyorum. Fotoğraflara yakalanmamış, benden her gün biraz daha uzağa kaçan bir geceyi... Zihnimden iyice silinmeden, bütün çizgileri susmadan, çekip gitmeden önce bulmam gerek. Ne olur adrese bir daha bakın. Kerpiç odanın kireç beyazlığına yansıyan cansız bir gaz lambası aydınlığı, kuzine üzerinde kaynayan bir tencere, bıkmadan usanmadan didişip duran üç çocuk, çok şükür bir yıl daha sağ salim geçti diye sevinen bir babayı arıyorum.
Bütün anılar zamanın rüzgardan kanatlarına binip gidermiş. Ben işte o anıların gizlendiği sokağı arıyorum. Siz anıların gizlendiği o sokağı biliyor musunuz? Yazık, oysa siz okumuş birine benziyorsunuz. Biraz düşünün lütfen. Sizin anılarınızla mutlaka komşu evlerde oturuyor olmalı, aynı sokakta...
Üzgünüm, ne söylediğinizi anlayamadım. Fısıldar gibi söylediklerinizi biraz daha yüksek sesle söyleyebilir misiniz? Neyse, demek yardımcı olamıyorsunuz? Sıkmayın canınızı, iyi akşamlar. Hiç çekinmeyin, evinize gidince bir deliden söz edebilirsiniz. Neriman, bu akşam sokakta tuhaf bir adamla karşılaştım. Aklını yitirmiş olmalı. Elinde küçük bir kağıt parçasıyla sokakta dolaşıyordu. Gelip geçenlere elindeki kağıdı gösterip adres soruyordu. Kağıtta ne bir sokak, ne cadde, ne de bir numara vardı. Şu iki cümle yazıyordu. “Çocukluğumda kalan eski bir yılbaşı gecesinin anısını arıyorum. Nerede oturduğunu biliyor musunuz?
Neden diğer insanlar gibi sende bir hindi alıp fırına sürmüyorsun kardeşim? Neden iki piyango bileti alıp televizyon karşısına geçmiyorsun? Nasılsa dansözler çıkar gece yarısına yakın. Sen de keyifle rakını yudumlarsın. Eşin, yada sevgilin şans getirsin diye kırmızı çamaşırlar giyer. Umut bu, bakarsın yeni yılda şans hem sana hem de ona güler. Sen gerçekten delisin. Telaşla evlerine giden insanların önünü kesip böyle saçma soruları niye soruyorsun? Mecbur musun kardeşim? Sana bunun için maaş mı veriyorlar. Yoksa Sosyal Psikoloji hakkında bir araştırma mı yapıyorsun? Başka işin gücün de mi yok? Baksana hava buz gibi. Bu havada ne sana zaman ayıracak, ne de sorularını yanıtlayacak birini bulabilirsin.
Senin gibi bir delinin yüzünden ben de istemeden eski yılbaşı akşamlarını düşünmek zorunda kaldım. Yazık değil mi bana güzel kardeşim. Günah değil mi?
Siyah beyaz televizyonlar henüz bir çok yere uğramamıştı. Televizyonlu komşu evlerin mahalle sinemasına bile dönmediği zamanlardan söz ediyorum. O zamanlar yılbaşı akşamları televizyona dansöz çıksın mı, yoksa çıkmasın mı, dansözlü eğlence Türk töresine, adabına , örf ve adetlerine uygun mu değil mi tartışmalarından bile beş yıl kadar önceydi. O yıl okula daha yeni başlamıştım. Anlatacaklarım annemin deyişiyle bir bocuk gecesine ait. Öğretmenimiz sınıfta bize günleri, haftaları, ayları, mevsimleri ve takvimi öğretmeye çalışıyor. Belki ayların adını ezberleyemedim ama yaklaşık bir haftadır yeni yıla kaç gün kaldığını sınıfça sayıyoruz. Çünkü yılbaşı gecesinin sabahı bir yaş daha büyümüş olacakmışız. Yılın son günü derste yılbaşı kutlamaları, evlerdeki hazırlıklar falan konuşuluyor. Sokaklarda, evlerde, dükkan vitrinlerinde göze çarpan yılbaşı hazırlıklarını tartışıyoruz. Arkadaşlarımın anlattıkları ağzımı iki karış açık bıraktı. Hindiler kesilmiş, mısırlar patlatılmış, tombala, kuru yemiş gibi bir sürü şey anlatıyorlar. Bizim evde günler önceden başlamış bir hazırlık falan da yok. Bu konuşmalara katılmak için parmağımı o derste hiç kaldırmadım.
Etkilenmiş olmalıyım, ben de yılbaşı akşamı tavuk veya hindi yemek istiyorum. Akşam yemeğe oturduğumuzda sofraya karnabahar geldi. Karnabaharın peşinden ise ise evde kesilmiş makarna gelecek. Sofradan hışımla kalktım “ben bunu yemem”, dedim.
“Bu akşam tavuk yenir, karnabahar yenmez. Nerden çıktı şimdi karnabahar falan?” Karnım da çok aç ama inadım tuttu. Evdekiler ne kadar konuşsalar boşuna. Tavuk, ille de tavuk. İnat değil mi? Tavuk olmadığı için yemek yemedim. Oysa ben tavuğu da çok sevmezdim. Herkesin keyfini kaçırmayı da başardım. Oysa o akşam annem yılbaşı gecesi olduğu için kabak tatlısı yapmıştı. Soba üstünde kestane bile patlattı. Tavuk inadı yüzünden hiçbir şey yemedim. Somurtup, herkese öfkeli öfkeli bakıp durdum. Sonra da sıkılıp erkenden yattım, uyudum.
Sokaktaki deli adamın sayesinde ben kaybolan yılbaşı anılarımdan birini buldum. Söylediklerinin içinde doğru bir şey var. Eski yılbaşı anıları aynı sokakta oturuyorlar. Soba üstünde patlatılan kestane, kaynamış bal kabağı gibi kokuyorlar.
Herkese iyi yıllar.
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
| | |