KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


İYİ BAYRAMLAR
Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 434

 30 Ocak 2004 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : İyi bayramlar!..


Merhabalar,

Boğaz köprüsünde metozori bakım yapıldı. Bakım akşam iş çıkış saatinde habersizce ansızın başladı, ertesi sabah sona erdi. Dostlar alışverişte görsün, müşteriler trafikte sıkışıp kudursun, ölen ölsün kalan sağlar sağolsun. Yok valla o trafikte değildim. Ben canımı sokakta bulmadım arkadaş. Mülki amirin 'Yok bişey canım, kopan 1 halat, daha 200 küsur var geride, 30 senede bir biri kopsa, sizi bizi gömer bu köprü alimallah korkmayın.' deyişlerine hiç kulak asmadan, halat koptuğundan beri Boğaziçi Köprüsü'nden geçmiyorum. Hiç paranoyak değilim. Ben malımı biliyorum o kadar. Hele 10 yılda bir yapılması gereken bakımı atladıklarını öğrendikten sonra üzerinden kuş olup uçasım bile gelmiyor. Biz garip müşteriler çok şey mi istiyoruz acaba? Altı üstü biraz ciddiyet, ilgi ve tatmin edici bilgi. Kaçak güreşip önlem aldığınızı söyleyerek beni rahatlatamazsınız. Önlem dedim de aklıma geldi. İşle ev arasında tam 4 çift turuncu heyhulanın yanından geçiyorum. Hani şu deprem sonrası icat ettikleri acil destek konteynerleri. Biri dolu (öyle diyorlar) diğeri boş 2 koca kutu. Alelacele yapılıp getirip bırakılmışlar bir daha da yakınından geçen olmamış besbelli. Bir çift ayrılmaya karar vermiş. Biri sola yatmış diğeri sağa. Toprak biraz daha yumuşarsa sola yatan takla atıp yola düşecek. Bir başkası ilan tahtası olmuş üzerinde 'Seviyorum seni Nuri Alço' yazıyor. İçindekiler ne durumda merak içindeyim. Arena'ya mail attım, yemekçilerle savaş sona erdiğinde turuncu konteyner operasyonu yapmalarını istedim. Merak ya...

Bayramla kucaklaşmaya 1 gün kaldı. Meleşmeler arttıkça daha çok anlıyorum bunu. Artık eskisi gibi değil, öyle her evin bahçesinde 8-10 kurban yok ama olsun. Yolum dün Sanayi Mahallesine düştü. Arabayı bıraktığım otoparka bağlanmış 3 tane kuzucuk melül melül ortalığı süzüyordu. Başlarına geleceklerden habersiz yalanıyorlardı. Kıçlarındaki renkler onlar için ne ifade ediyor bilemem ama bana hatırlattıklarından mutlu olmuyorum.

Sevgili dostlar tahmin edebileceğiniz üzere önümüzdeki hafta yayınlanmayacağız. Tekrar söylemekte yarar var, bunun tembellikle bir ilgisi yok, tamamen teknik bir sorun. İşyerlerinin kapalı olması nedeniyle dolan posta kutuları ve geri dönen KM'lerle uğraşmak bayağı zor oluyor. O nedenle böyle tatillerde KM de ara veriyor. Yalnız üzüldüğüm birşey var Küba yazı dizimiz de 1 hafta ara verecek. Biraz plansız oldu kusura bakmayın. Hepinize mutlu ve huzurlu bir bayram diliyorum. Sevdiklerinizle birarada, neşeli, kandan dehşetten uzak bir bayram. 9 Şubat Pazartesi günü tekrar buluşmak üzere hoşçakalın. İyi bayramlar!..

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 7,557,557,557,557,557,557,557,55
              11 Kahveci oy vermiş.
18 Yorum var. Yorum Yaz / Oku
Cumhur Aydın

 Ankara'dan : Cumhur Aydın


   Taraf tutmak

Ocak ayının 24'ü ile 31'i arası on yıldır "Adalet ve Demokrasi Haftası" adıyla farklı etkinliklerle değerlendiriliyor. Haftanın başı ve sonu evlerinin önünde öldürülen iki insanın ölüm tarihleri. 24 Ocak 1993'de Gazeteci Uğur Mumcu aracının bombalanmasıyla, 31 Ocak 1990'da ise Atatürkçü Düşünce Derneği Kurucu Başkanı Hukukçu Muammer Aksoy kurşunlanarak öldürülmüşlerdi.

Ne acıdır ki, bir yılın hemen her haftasına düşecek şekilde yaşamına son verilmiş aydınlarımız, insanlarımız var. Aralık ayında Necip Hablemitoğlu'nu anma töreninde, Ankara Üniversitesi Öğrenci Kulubünden öğrencilerin hazırladığı olağanüstü düzeyli ve içerikli sunuda yitirilmiş onlarca ülke değerinin, yurtsever insanın kısa portleri'de yer almıştı.

Uğur Mumcu'nun ağzından aktarılan şu sözler, düşünceleri nedeniyle öldürülen bu insanların ortak özellikleri olabilir mi?

"Ben" demişti Uğur Mumcu. "Atatürkçüyüm. Cumhuriyetçiyim. Laikim. Anti-emperyalistim. Tam Bağımsız Türkiye'den yanayım. Özgürlükçüyüm. İnsan Hakları Savunucusuyum. Terörün karşısındayım. Yobazların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım."

Terör gibi bir kaç sözcüğü çıkarırsak, kimilerine göre tam bir 'anti değişim bildirgesi'.

'Tutuculuk'!

Bakmayın siz "Onlar da değişirlerdi" şeklindeki abuk sabuk sözlere. Bilenler biliyor, bizse yeni anlıyoruz. Onlar Türkiye'de 'değişmeye' direndikleri için, 'değişmenin' önünü tıkayabilecekleri için öldürüldüler. Öyle bir 'değişim'ki bu yüksek sesle karşı çıkan susturuluyor.

Artık bu 'değişim' ne demekse ve kimlere hizmet ediyorsa?

Ya bizler?

Eğer 'değişim'den yana taraf tuttuysak ne ala. Ne canımız sıkılır, ne cebimiz boş kalır. Üstelikte havasını da basarız. "Değiştik ve şimdi 'değişim'den yanayız." diye geriniriz.

Yok, 'değişim'in karşısındaysak. O zaman hem tukaka ediliriz hem de başımıza gelmeyen kalmaz..

"Peki her görüşü ciddiye alırım, incelerim, illa bir düşüncenin arkasında olmayı doğru bulmam." dersek. Yani 'tarafsız' kalsak. Düşünerek ya da düşünmeden susup otursak.

Ünlü Macar Yönetmen Szabo'nun önceki yıl sinemalarda ve izleyen dönemde televizyonda da gösterilen son filmi "Taraf Tutmak"ı (Taking Sides) izyenler anımsayacaklardır.

Film, 2. Dünya Savaşı sonrası müttefiklerin, dönemin ünlü Berlin Senfoni Orkestrası Şefi Wilhelm Furtwangler'in Nazilerle ilişkisini sorgulaması üzerine kurgulanmış çok önemli bir siyasi sinema örneğiydi bizce.

Sorgulayanın kimliğini bir yana bırakacak olursak, ki ünlü oyuncu Harvey Keitel çok başarılıydı bu rolde, Hitler ve Göbels'in dostu olduğu savlanan yönetmenin birçok yahudinin yaşamını kurtarmaya çalışmış olmasına karşın partiye üye olmadığı halde yine de dönemin Alman kültürünün en önde gelen simgesi olarak algılandığını öğrenmeye başlarız film kareleri aktıkça.

Furtwangler israrla dönemin kirli işleriyle ilişkisi olmadığını, katliamlardansa kesinlikle haberi bulunmadığını savlayadursun, Hitler'in yaşgününde çalması, kendi kariyeri uğruna yoneticilerle buluşması, arkadaşlarının kimliklerini gerektiğinde kullanması gibi bazı satırbaşı tavırlarıyla o döneme uyum sağladığı, ondan faydalandığı çok belirgindir. "Ben sanatçıyım, beni hangi amaçlarla değerlendirdiklerini dikkate alamam." gibisinden savunmalarına, "Sen insan değil misin, tuvalete gitmiyor musun, gülmüyor musun, düşünmüyor musun?"şeklinde yanıtlar alması da kaçınılmazdır ünlü şefin.

Yönetmen Szabo filmin sonunda, izleyenleri sağlam bir hesaplaşma ile baş başa bırakır: Olup, bitene tarafsız(mış) gibi kalmak dürüstlük değildir. 'Tarafsızlık', bir anlamda kayıtsızlık ve yapılanları onaylama anlamı taşımaz mı? Sesini yükseltmemekte, son aşamada yapanlar'dan ve yapılanlardan yana "taraf olmak", "taraf tutmak" değil midir?

Uğur Mumcu'nun satırlarıyla bitirelim.

"Biz kendilerini tarafsız olarak tanıtanları tanımakta güçlük çekeriz. Tarafsız aydın olmaz. Tarafsız aydın olmak, kamuoyunu dolandırmaktır."

Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,298,298,298,298,298,298,298,29     14 Kahveci oy vermiş.

16 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!

Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

Mehtap Akdeniz

 Ters Köşe : Mehtap Akdeniz


   Kurbanlık Koç     (İkinci Baskı)

Herkese iyi bayramlar...

Şu bayramlar tam otuz senede bir aynı tarihlere geliyor farkında mısınız? Bundan yine tam otuz küsur sene önce kurban bayramı sömestre tatiline denk gelmişti, tıpkı bu yıl gibi. Her tatil olduğu gibi o tatilimizi de anneannemin yanında geçirmek için Fethiye'ye gitmiştik. Anneannemin Karagözler'deki evine vardığımızda bahçede bizi bir sürpriz bekliyordu. Bir koç. Deliler gibi sevindik. Daha önce kedimiz, köpeğimiz, tavuğumuz, cibimiz olmuştu ama ilk kez koç besleyecektik. İlk işimiz ona bir isim bulmak oldu. Kuzunun olmadığı yerde keçinin Abdurrahman Çelebi muamelesi gördüğü memlekette koç olmak öyle hafife alınır bir şey değildi. Şöyle padişah soyundan, ağırlığı olan bir isim olmalıydı. Bizim oraların en okkalı ağa ismini koyduk ona. 'Osman'.

Yan bahçelerden 'beeee', diye keçi zortlatmaları duyulurken, bizim bahçeden 'Be!!!' diye kısa ve kararlı bir ses çıkardı. Koç bu koç, hemi de Osman Koç boru değil!!. Mahallenin ağası gibiydi, adına yakışır şekilde, tos tos önüne geleni püskürten harbi delikanlıydı Osman.

Tam birbirimize alışmış, tepesine binmemize bile ses çıkarmaz hale gelmişti ki, bayram arifesi denen gün geldi, mahallede bir haraket başladı. Keçilerin birer birer sesleri sedaları kesilir oldu. Anneannem evdeki en büyük tencereleri, tepsileri hazır etmişti. 'Ne oluyor anneanne?' dedik.. 'Kurban kesilecek' dedi. Abimin kaçtığını hatırlıyorum, gece olana kadar eve dönmemecesine. Ben ise donup kalmıştım. Yalvardım anneanneme ne olur kesmeyin diye. Sonra uzun uzun anlattı bana neden, niçin böyle olduğunu. Ne anladım bilmiyorum anlattıklarından. Tek anladığım şey Osman'nın nefesinin kesildiği an çıkan sesti, ölmüştü. Bundan iki üç sene önce teyzem bir resim getirdi sandığından. Meğer sandıkta saklamış yıllardır bu resmi. Belli ki onun da içi cız etmiş, bunca yıl kimselere göstermeye içi elvermemiş. 'Bakın bunu hatırlayacak mısınız?' dedi. İki kardeş resme öylece bakakaldık yine çocuk olduk, okullu olduk, zeytin dalı topladık, gebere yaprağı ayıkladık, su koyduk yoğurt kabına...

Yazımın bundan sonrasında yaşadığım hayal kırıklığından bahsetmiştim aslında.. Abime 'Kurban bayramı ile ilgili bir yazı yazdım, sence ne yazdım? Diye sordum az önce. Hiç tereddütsüz 'Osman'ı' dedi. Yerinden kalktı daha dün koymuşcasına kendinden emin kütüphane raflarından birine yöneldi bir kitap içinden çıkardığı küçük resmi bana uzattı. 'Bunu da yanına ekle'. Dedi. Çekildiği anı dün gibi hatırlıyorum. Fethiye dağlarının eteklerinde bol bol adaçayı, kekik yedirmeye götürmüştük Osman'ı...

Yine bakakaldım resme ve yazımın sonunu değiştirdim... Bu resme bakınca çocukluk yıllarıma dair tüm özlemlerimi özetleyen tek bir şey yazmak geldi içimden...

De gidi Osman de!...

Mehtap Akdeniz
mehtap@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,509,509,509,509,509,509,509,509,509,50     20 Kahveci oy vermiş.

27 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!

Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


   Şükriye ve Şükrü

İsmi cismi pek duyulmamıştı lokantamızın, kıyıda köşede salaş bir yer olsun istedik. Evimize yakın olsun, ulaşım derdiyle uğraşmayalım diye. Öyle de oldu, herhangi bir levha bile bulamadık pencereye asılacak. Pencereye diyorum çünkü tek görünür yanı orasıydı lokantamızın. Kapı zaten ters tarafta kalıyordu, levha bile asılsa kim görecekti ki ? Cafcaflı birşeyler için ise harcayacak hiç paramız yoktu. Karınca, kararınca birşeyler olsun istemiştik. Mısır Çarşısı bile işimizi görürdü gerekli malzemeler için. Önemli olan oraya gidebilecek bir zamana sahip olmaktı sadece. Sanırım 3-5 sene önceydi ve yine böyle karlı ve soğuk bir kış günü öncesinde, hep düşündüğümüz projemizi hayata geçirebildik.

Hiç bir zaman isimlerini söylemediler bize, hatta sohbet bile etmedik onlarla desek yalan olmaz sanırım. Sadece gelirler, yemeklerini yer ve giderlerdi. Dikkatle bakabilecek zaman dahi bulamazdık çoğunlukla. Ama nadiren gördüğümüzde de mutlu olurduk. Birbirlerinin gözlerinin içine baka baka yerlerdi yemeklerini. Sadece kendi aralarında konuşurlar, kimse umurlarında olmazdı. İlk günden itibaren bizleri de alıştırmışlardı, sipariş vermezler, o gün menüde ne getirmişsek onu yerlerdi. Aslında yemek konusunda pek coşkulu ya da iştahlı oldukları söylenemezdi. Ama sofralarında da hiç artık bıraktıklarını görmemiştik bunca zamandır. Demek listedeki yemekler hoşlarına gidiyordu. İsimlerini bile öğrenemez iken, yemekler hakkındaki düşüncelerini öğrenmek çok saçma olurdu zaten. Ya da ne kadar zamandır birlikte olduklarını..? Birbirleriyle nasıl tanıştıklarını..? Çocukları olup olmadığını..?

Hep iki kişi olarak gelirlerdi bildiğimiz kadarıyla. Zaten çok az rastlaşırdık kendileriyle. Bazen tek geldiklerini de gördüğümüz olmuştu ama korkumuzdan soramıyorduk ki; "Bugün neden yalnızsınız ?" diye. Karı koca mı, sevgili mi, yoksa mevsim aşıkları mı olup olmadıklarını dahi bilmiyorduk. Tek başlarına gördüğümüzde bile cesaret edip soramazdık. Ya kavga etmişlerse ? Ya terk edilmişlerse ? Tekrar bir arada görebildiğimizde mutlu oluyorduk, bize ne barışıp barışmadıklarından...

Bugün gelemediler işte, sabahtan beri gözlerimiz yollarda ama gelen giden yok. Hava şartları onları da etkiledi sanırım. Oysa sabah güneş kendini göstermişti karların arasından. Şimdi yine yok oldu, telefon ettik Avrupa yakasında havalar nasıl diye, daha iyi ama hala bazı yörelerde elektrik yokmuş. Her sene böyle birkaç günü var bu İstanbul'un ve nedense sürekli hazırlıksız yakalanıyoruz. Oysa meteoroloji yetkilileri son yıllarda açıkladıkları 3-5 günlük hava tahminlerinde hiç mi hiç yanılmıyorlardı. Üstelik bu sene yerel seçimlere de birşey kalmamıştı şunun şurasında. Seçim öncesi tam da kendilerini gösterebilecekleri zamandı oysa. Ama yine karneleri baştan aşağı zayıf notlarla dolu geldi bu sömestr tatilinde de. Tek olumlu karneyi bu kez tongaya düşmeyen İl Milli Eğitim Müdürü almıştı. Geçen sene inat ettiği gibi etmemiş ve bu kez bilime inanarak karneleri bir gün önce vermek üzere hazır olun demişti okullara.

Neyse, konumuza geri döneyim. Baktık ki; isimlerini bile bilmiyoruz bu sevgili dostlarımızın, neden Şükriye ile Şükrü olmasın dedik ? Lokantanın adı da Şükür olsun, hepsi bir örnek olur böylece. Az önce baktım, Şükür Lokantası yine hizmetini sürdürmüş, Şükriye ve Şükrü çiftini ağırlamışlar bile, görememiştim ama pek sevinmiştim. Demek çifte kumrular yaşıyorlar, ne güzel dedim, ölmemişler bu soğuklarda sevgili pencere önü güvercinlerimiz...


Kavanozu kontrol ettim, yiyecek stoğumuz bu kışı çıkartır rahatça.. Uçmasalar gördüğümüzde ve bir kez resimlerini çekebilseydim sizler için dedim ama bir türlü olmadı. Unutmadan yazayım bari dedim, hazır A.Altan Usta'nın çağrısını da panoda görünce. Mısır Çarşısı, bir kavanoz ve içine güvercin yemi, kuytu bir pencere önü, mermerin üstü, tabağa bile gerek yok.


Şükür Lokantası'ndan afiyetler olsun Şükriye ve Şükrü'ye...! Bahşişe bile gerek yok, konan yemleri bitirin yeter dostlar; görüşemesek, söyleşemesek de olur...

asesen@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,339,339,339,339,339,339,339,339,33     15 Kahveci oy vermiş.

8 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!

Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 Kahvecigillerden : Funda Güven


KURBAN BAYRAMI VE SOKAK HAYVANLARI

Kurban bayramı geliyor. Bu ilk cümleyi yazarken bile içim bir garip oluyor, ne de olsa bayramın adı "kurban" ve elbette şeker bayramı diye bildiğimiz, herkesin bol bol tatlı yediği Ramazan Bayramı'ndan biraz farklı!

Hayvanları çok sevdiğim ve öldürülmelerine dayanamadığım için pek bayram yaşadığımı söyleyemem.

Aslında bu yazımda amacım sokak hayvanlarına değinmekti ama kurban bayramı yaklaştığı için biraz bundan da bahsetmek istedim.

Elbette kurban bayramı Müslümanlar için önemli. Kurban kesimi uygun şartlarda ve amacına uygun olarak yapıldığında bir sorun yok. Yani belediyenin belirlediği yerlerde, hayvanların mümkün olduğunca az acı çekeceği şekillerde yapılan kesimler elbette her yıl umduğumuz ama bulamadığımız bir durum. Çünkü eminim ki bu sene de yol kenarlarında, apartman aralarında hayvanların gözleri bile bağlanmadan, kör bıçaklarla birçok hayvan katledilecek.

Birkaç gün önce küçük bir topluluk hayvanların ne kötü şartlara maruz bırakıldığını tartışıyoruz, acaba kurban bayramı bu sene ortalıklar kan gövdeyi götürmeden, akşam haberlerinde vahşet sahneleri gösterilmeden kutlanabilecek mi diye konuşuyoruz. Ne konuştuğumuzu tam olarak anlamayan bir arkadaş aynen şu cümleyi kurdu "e hayvanlar bizim için yaratıldı, biz onlardan faydalanalım diye"

Biz de aksi bir şeyden bahsetmiyorduk zaten, biz sadece onlara kötü koşullarda bakıldığını, kesimlerinin uygun ortamlarda yapılmadığını tartışıyorduk ama yine de hayvanların sadece etini yediğinde onlardan faydalanabildiğini zanneden bu "pek zeki" arkadaşımıza hayvanları kesmeden de onlardan faydalanabileceğini anlattık. Üzerindeki kazağın, giydiği çorabın hayvanın tüylerinden elde edildiğini, yediği peynirin, yoğurdun, yumurtanın, balın hayvanlardan elde edildiğini, aynı şekilde içtiği sütün, ayranın vs. hayvanlardan elde edildiğini ve bunları yiyip içmek için hayvanın canına kastetmek gerekmediğini söyledik. Hala büyükbaş hayvanlarla tarlalarını süren köylüler var. Bir hayvandan faydalanmak demek o hayvanın etini yemek değildi, bunu anlatmaya çalıştık, artık ne kadar anladıysa!

Yazdıklarım yanlış anlaşılmasın, her ne kadar hayvanların öldürülmesi daha doğrusu öldürülmelerinde kullanılan yöntemler benim çok doğru bulduğum bir şey olmasa da söylemek istediğim hayvanların yenilmesinin yanlış olduğu değil. Sadece bir hayvandan faydalanmanın onun etini yiyerek olmayacağını söylemeye çalışıyorum. Ayrıca kurban bayramlarında hayvanların neden Avrupa'daki gibi uyuşturularak öldürülmediklerini hala anlamış değilmiş, o hayvanın mutlaka o korkunç acıyı çekmesi mi gerekiyor ?

Elbette kurban bayramı kutlanacak, benim tek dileğim kurban kesiminin bu ve bundan sonraki senelerde aklımızda bir vahşet sahnesi bırakmaması. Özellikle de Avrupa Birliği'ne girmek isteyen bir ülke halkının sanırım bu konuda daha da hassas davranması gerekiyor.

"Her yılbaşı Avrupa ülkelerinde bir sürü hindi kesiliyor ama" diyenlere de şunu söylemek istiyorum, o hindilerle ilgili duyduğumuz tek haber ne kadar hindi satıldığına İlişkin! Ama biz her kurban bayramı akşam televizyon karşısına geçtiğimizde yol kenarlarında kesilen, sahibinden kaçarken kafasına taşlar atılarak zapt edilmeye çalışılan ineklerle ilgili haberler dinliyoruz. Halbuki kurbanlıklara mümkün olduğunca acı çektirmemek ve usulüne göre kesim yapmak her şeyden önce bir insanlık vazifesi.

Gelelim sokak hayvanlarına,

Herkes vejetaryen olmaya nasıl karar verdiğimi soruyor. Yıllar önce, sanıyorum 1997 yılıydı, bir akşam haberleri izlerken İskenderun'da sokak hayvanlarının imhasına ilişkin bir haber izliyordum. Hayvanlar toplanıyor daha doğrusu önce öldürülüyor sonra toplanıyordu. Nasıl öldürüldüklerini hatırlamıyorum, aklımda kalan sadece bir köpeğin nasıl öldürüldüğüydü!

Köpeklerin gözlerini bilirsiniz, bir hüzün vardır bir çoğunun gözlerinde. Yine öyle hüzün bakışlı dünya sevimlisi bir köpek bir çöp makinesine atılıyor, işin en acıklı yanı pres makinesi çalışıyor… Yıllar sonra bile pres makinesinin arasında kalan ve o korkunç makinenin ararsında canlı canlı ezilerek ölüme bırakılan o köpeğin gözlerindeki bakış aklımdan hiç çıkmadı. Ve o an, köpek ya da koyun, ne olursa olsun hiçbir hayvanın bunu hak etmediğini düşündüm. Nasıl bir insan bunu yapabilirdi ki? Ama o insan da içimizden biriydi.

O programı izleyen yakın bir arkadaşım ve ben ertesi günden itibaren et yemeyi bıraktık, yani biz daha sağlıklı beslenmek için et yemeyi bırakanlardan değiliz. Sonra o arkadaşım İngiltere'ye gitti, benden daha şanslıydı, çünkü gittiği yerlerde vejetaryen restoran sayısı çoktu hatta vejetaryen marketler vardı.

Ve şimdi her gün birçok yerde hayvanlar zehirlenerek öldürülüyor. Neden? Çünkü sokak hayvanları insanları korkutuyor, ısırırlar, havlarlar, tırmalarlar vs. ve insanların bulduğu çözüm bu : Zehirlemek!

Oysa sokak hayvanlarını koruma dernekleri bangır bangır bağırıyor "Hayvanları zehirlemeyin, kısırlaştırın, bize haber verin biz kısırlaştıralım, zaten sokaktaki hayvanların ömürleri kısa, çoğu arabaların altında kalıyor. Bu gibi derneklere haber verin hayvanlar toplatılsın"

İki gün önce çalıştığım şirketin önünde yavru bir köpek bir kamyonun altında kaldı, kamyon şoförü bastı gitti, umurunda değildi, köpeğin annesi ise şimdi gelen geçen bütün kamyonlara havlıyor. Her gün gör