KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 440

 13 Şubat 2004 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : AZ KALSIN STAR OLACAAADIM!...


Merhabalar,

Yarın sevgililerarası paslaşma günü. Bir bütün yıl sevgi sözcüklerinden nasibini alamamış sevgililerin zorunlu hatırlanma, çiçeklere gömülme, velhasıl gönül alma günü. Uyanıklar için de güzel bir fırsat. Bir gün gösterecekleri ihtimamın bir bütün yılı kurtaracağını akıllarının bir kenarında tutmalılar. En azından başa kakma, nankörlükle suçlama gibi silahların rahatlıkla kullanılabilmesine olanak sağlayacaktır. Konunun taraflarca bu açılardan değerlendirilip, gerekli önlemlerin alınmasını saygı ve sevgi ile hatırlatırım. Bu soğuk ve karlı kış gününde hoş vakit geçirebileceğiniz bir sayı hazırlamaya çalıştım. Sevgililer gününü çeşitli açılardan ele alan birbirinden güzel yazılara geçmeden önce dün verdiğim sözü yerine getirmem gerekiyor galiba. Haydi hayırlısı...

Ortalık star bulma yaşatma derneklerinin faaliyetleri ile çalkalanırken yıllar önce başımdan geçenleri sizlere anlatmaya karar verdim. Bu kararı vermemde, geçen sürenin devlet arşivlerine ulaşabilme süresine denk düşmesinin ve geçen yıllar içinde edindiğim kayış suratımın rolü büyük pek tabi. Yani okuyacağınız hikayenin çeşitli yerlerinde müstehzi bir tavırla kıkır kıkır gülebilir, yuh be gibi takdir nidalarını bol keseden atabilirsiniz. Açıyoruz kutuyu bir kere...

Zaman, yirmili yaşlarımın başları, netekim paşamın henüz devlet başkanı olduğu, tek televizyon ve tek radyodan feyz alındığı zaman. Ne iş olursa yaparım abi tavrıyla karşıma çıkan her öneriye sıcacık bir tavırla balıklama atladığım devirler. Havadan azot ve kristal büfe hamburgeri ile beslendiğim ama vitamine hiç gerek duymadan günde 20 saat koşturabildiğim bir dönem. Okulun bitmesine birkaç ders kalmış, okula öğlen beslenme ve top oynama dışında uğramadığım, aldığım 1 yıllık eğitimin sonunda tiyatroda oyuncu, sahne amiri, ışıkçı, sesçi, yer gösterici olarak çalıştığım zamanlar. Yirmili yaşlarını süren her yağız Anadolu delikanlısı gibi bıyıklarım, ortadan ayrılmış saçlarım ve teatral karizmam sayesinde seyirciler arasında takdir gören bir çağdayım. Tevazuya gerek yok, bir keresinde kızın biri saçıma asılmış, kopardığı bir tutam saçı cüzdanına itinayla yerleştirmişti. Yaaa.... Ama tanınma kapasitem tiyatro seyicisi ile sınırlı. Ne kendimi gösterebileceğim bir sitcom'um var ne de tek başıma şakıyabileceğim stand up'ım. Bir kedim bile yok. Ortada star arayan da yok işin kötüsü.

Ancak su uyur magazin basını uyumaz derler ya, derler mi hakikaten? Zamanın 2 büyük haftalık magazin gazetesinden biri olan 'Haftanın Sesi' yememiş içmemiş bir 'Sinema Starı Bulma' yarışması tertip etmiş. Şimdiki aydınlarımızın popstara gösterdiği ilginin(!?) aynısını ben de o yarışmaya gösteriyorum o zamanlar. Boru mu? Ben koca bir üniversiteli tiyatrocu, onlar sinema artizi arıyorlar, ne işim olur benim onlarla? Hıhh..

Artize bak artize! Sezon bitmek üzere, 1 ay sonra İzmir'e turneye gideceğiz, bir akşam sevgili patronum Ali beni yanına çağırdı. 'Haftanın Sesi' yarışma düzenledi biliyorsun.' 'Heee biliyom' 'Hah işte sen ona katılacaksın.' 'Hayda Ali Abi nerden çıktı bu ya? Ne işim var benim onlarla?' 'İtiraz yok, benden oyunculuk gücü de olan yakışıklı önermemi istediler, tipim değilsin ama bilirsin severim seni, ben de seni seçtim, adını bildirdim bile adamlara, yarın gidip görüşeceksin.' 'Anaaa... altımıza ettik.... Abi bak hatırın için giderim ama gözüm tutmazsa dönerim bak.' 'Tamam git, beğenmezsen katılmazsın. Ha yalnız giderken birkaç resmini götür, şöyle boydan falan da olsun.' 'Ya abi yarına kadar nerde resim çektiricem ben ya? Hayret bişeysin.' Tesadüf bu ya, o sırada tiyatroda İzmir için fotoğraflar çekiliyor. 'Git herife söyle senin birkaç parça resmini çeksin, yarına da yetiştirsin.' Yalvar yakar adamı razı ettim, tarandım, giyindim çektirdim fotoları, ertesi sabah elimdeydi şipşaklar. Yollandım gittim Cağaloğlu'na. Siz bilmezsiniz o zamanlar bütün gazeteler oradaydı. Hürriyet'ten çıkar Milliyet'e girerdiniz. Bir odada 8 dergi çıktığını görür küçük dilinizi yutardınız. Bir hanın 5. katında buldum Haftanın Sesi'ni. Şimdi adını unuttuğum bayan yayın yönetmeni ve sinema yazarı Agah Özgüç beni bekliyorlar. O ana kadar 200 kadar başvuru olmuş, aralarında iyilerde varmış ama tiyatro geçmişi olan birilerini de aralarına katmak istiyorlarmış, kız erkek onar finalist tespit edip finalde yarıştıracaklarmış, ilk üç dereceye gireceklere birer film anlaşması hazırmış, jüride kimler varmış kimler.

Karşımda kaşarlı, ağzı iyi laf yapan bir bayan yönetmen ve aklı başında bir büyük sinema yazarı olunca herzamanki gibi en şapşal halime bürünüvermiş ve herşeye peki deyivermişim. Bir ay içinde ilk elemeyi resimlerden yapmışlar beni de kontenjandan finalist yazmışlar bile. Bu arada biz İzmir'e gitmiş turne oyunlarına başlamışız. Adımız artize çıkmış, herkesin diline düşmüşüz. Sonunda haber geldi. 1 hafta boyunca finaller var atla gel dediler. Jüri üyeleri ile teketek görüşme yapılacak, deneme filmleri çekilecek,vs.vs. 'Yok' dedim 'Ben gelemem, oyunum var. Tam programı verin, benim işleri bir güne sıkıştırın, 1 gün ön hazırlık için gelir dönerim sonra bir günde final için gelirim bu iş biter.' dedim. Peki dediler. 'Ama dedim uçak biletlerimi de isterim.' 'Aman iyi al.' dediler. Ne yaptıysam adamları caydıramadım vesselam.

Gün geldi, geçtik kamera karşısına, önce tek tek sonra çifter çifter kısa birer oyun oynadık. Bana göre, benden başka en az 4-5 tane harbi yakışıklı delikanlı var ama gel gör ki oyun tecrübeleri yok. Sonradan öğrendiğime göre bu bölümde birinci olmuşum. Pehhh... Partnerim kızcağız da sinema birinci güzeli olmuştu dikkatinizi çekerim. Partnerleri bizzat seçtiğimizden beğenimin ne düzeyde olduğu ortaya çıkıyor. Hehhehh... Sıra geldi teketek jüri faslına. Tabi o zaman Armağan kısa donla sokakta oynuyor. O nedenle benim karşımda Serpil Çakmaklı. Vallahi de billahi de Serpil Çakmaklı. 15-20 dakika sohbet ediyoruz, kesin seninle bir film çekeceğim diyor, ayrılıyoruz. Sonradan öğreniyorum, pek sevmiş beni. Akşam İzmir'de oyundayım yeniden. 1 hafta sonra haber geliyor. Final Etap Marmara'da uç gel diyorlar. Alışık olmadığımdan üstüme giyecek bir takım elbisem bile yok. Gidiyor birşeyler alıyorum hemen, siyah kırçıllı krem bir ceket, siyah pantolon, fırfırlı bir gömlek ve papyon kravat. Giyindiğimde Doğa Bey'den farkım yok hani. Ne olur ne olmaz diyor yanıma mayomu da alıp biniyorum uçağa. Olur ya, belki mayolu bir geçişte isterler.

Ve final. 9 yağız delikanlı ve ben ile 10 tane Türkan Şoray. Vallahi hatırladığım kadarıyla hepsi birer Şoray'dı. Etap Marmara'nın balo salonu bizim için düzenlenmiş ama seyirci yok. Bir kamera kayıt yapıyor ama neden bilmiyorum. TV yok ki yayınlansın. Dizilmişiz jürinin karşısına adımız okunsun ileri çıkalım diye bekliyoruz. Jüride kimler var kimler. Serpil Çakmaklı, Kadir İnanır, Agah Özgüç, Attila Dorsay ve şimdi adını hatırlayamadığım 3-5 kişi daha. Yani boru değil, sıkı bir jüri. Çağırıyorlar, salına salına gidiyor, sağdan sola, soldan sağa dönüyor, kıkırdıyoruz. Onlar soruyor biz cevap veriyoruz, derken çile bitiyor, kuliste beklemeye başlıyoruz. Jüri değerlendirmesini bitirip bizi tekrar karşısına diziyor. Beşinciden başlayarak sonuçları bir kız bir erkek olarak açıklamaya başlıyorlar. Sıra 'Üçüncü Erkek Sinema Güzeli'ne gelince dünya susuyor, Serpil şakıyor. 'Üçüncü Cem Özbaturrrrr' Heyo heyo 'Üçüncü Erkek Sinema Güzeli' olmuşum yahu. Ünvan konusunda bazı şüphelerim var ama buna benzer birşeydi eminim. Birinci erkek Kenan Mirzalıoğlu'na 5 çekecek kadar yakışıklı Mehmet isimli bir manken arkadaştı. Birinci kız da Türkan Şoray'ların en uzun ve alımlısı. Denildiğine göre ikinciliği boy farkıyla kaybetmişim, 10 santim daha uzun olaymışım ikincilik benimmiş.

Sonra. Sonra hiçbirşey olmadı. Birinciler bile film çeviremediler. Bana 2 tane fotoroman teklifi geldi, ki o zamanlar cep fotoromanlar revaçtaydı, elimin tersiyle itiverdim. Geleneksel olması planlanan sinema güzeli yarışması ilk ve son oldu. Haftanın Sesi birkaç yıl içinde kapandı gitti. Kahramanımız büyüdü Kahve Molası'na editör oldu. O günlerden elimde kalan tekbir kare fotoğrafın olmaması ise tam bir garabet. Boy boy resimlerimizin çıktığı Haftanın Sesi gazetelerini bile saklamamışız. Bu konuyla ilgili elimdeki tek delil, annemim İzmir'de sakladığı plaket olarak elime tutuşturulan içi yazılı kocaman bakır bir tabak. Bir gidişimde bakacağım içine. Şu ünvanı doğru dürüst öğrenmem gerek, yoksa adımız sinema güzeli üçüncüsü olarak tarihe bakır harflerle yazılacak.

Yaa işte böyle. Bizi böyle görüp karamürsel sepeti sandıysanız size aşkolsun. Biz de zamanında star olmak için fırsat değerlendirmeye çalışmıştık. Zamanı pek uygun değilmiş olmadı amma hor görmeyin AZ KALSIN STAR OLACAAADIM!... Fazla gevezelik ettim affola, haftasonunuz bal börek ola...

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,929,929,929,929,929,929,929,929,929,92
              12 Kahveci oy vermiş.
13 Yorum var. Yorum Yaz / Oku
ÖzlemÖzdemir

 Ucundan Kenarından : Özlem Özdemir


   Bir ''Sevgililer Günü'' Yazısı...

İnsanlığın varoluşundan buyana var olan bir konu Sevgi. Karşılıklı, karşılıksız, annenin evladına, öğrencinin öğretmenine, hastanın doktoruna, Tanrı'ya ve burada sayfalar dolusu örnek verilebilecek türde yaşanan bir konu Sevgi. Dinlerin çıkış sebebi, yeni hayatların başlangıç noktası.. Dolayısıyla Sevgi konulu bir yazı yazmayacağım. Daha doğrusu sevgi konulu bir yazıyı bir sayfada sunabilme becerisine sahip olmadığımı düşünüyorum. Yazmak istediğim, sevgi ve inanç bağlantısı. Yazımın çıkış noktası Goethe'nin ''Sevmek İnanmaktır'' sözü. Yazının sonunda sizi getirmek istediğim yer, büyük bir sevginin en derin noktası.

Dinler Tarihi incelendiğinde, hepsinin temelinde yatan düşüncenin Tanrı sevgisi olduğu görülmekte. Hepsinin çıkış noktası, Tanrı'yı sevmek ve O'na inanmak. Sevgi ve inanç bir arada, seviyorsan aynı zamanda inanıyorsun. Neye olduğu sana bağlı!

İlk görüşte aşka inancı en az olanı bile dize getirecek büyüklükte bir aşk hikayesi biliyorum. Duyduğum, okuduğum, gördüğüm bir hikaye değil bu. Yaşadığım ve şükürler olsun ki hala yaşıyor olduğum, ölene kadar da yaşamak istediğim bir aşkın hikayesi. O'nu ilk gördüğümde başka bir kadının kollarındaydı...... Yani ilk görüşte aşkın başladığı saniyelerde O başkasının, üstelik de başka bir kadının kollarındaydı. Ben O'nu başka bir kadının kollarından aldım. Hiç pişman değilim, bugün olsa yine aynı şeyi hiç düşünmeden yaparım. Çünkü şu an çok mutluyum, herkesin yaşamak isteyeceği bir sevgi yaşıyorum ve muhteşem bir sevgiliye sahibim. Çünkü inanıyorum, O'nun sevgisi ile yüceldiğime, verdiğim sevgimin, dünyanın bütün nimetleri olarak bana geri döndüğüne inanıyorum. Seviyorum, çünkü birbirimizin hayatında çok önemli ve geniş bir yer tuttuğumuza inanıyorum.

Seviyorum, sevgili olmanın yanı sıra çok iyi iki arkadaş olduğumuza inanıyorum. Aynı şeylerden zevk almasak bile, asgari müşterekte buluşup zevk almayı başarabilecek iki iyi arkadaşız biz. İyi günde, kötü günde birbirine destek olan iki iyi arkadaşız.

Seviyorum, çünkü bizim aramızda anlamsız kaprislere yer yok. Kimin canı aramak istiyorsa o arar, kim seviyorsa anında söyler, kim öpmek istiyorsa anında öper. Duygular apaçık ortadadır bizim sevgimizde. Seviyorum, çünkü Onunla daha güçlü olduğuma inanıyorum. O yanımdayken, üstesinden gelemeyeceğim zorluk olmadığına inanıyorum. Onunla güçlüyüm. O hayatıma girdiğinden beri ayaklarım yere daha sağlam basıyor. Seviyorum, çünkü O'nu göğsüme yasladığımda daha rahat nefes alıyorum. Hayatı daha derin çekiyorum içime, içime çektiğim havanın kokusu O'nun kokusuyla karışınca her gün baharı yaşıyorum.

Seviyorum, çünkü, sevdiğim için değil, sevilmeye değer bulunduğum için sevildiğime inanıyorum. Hayatında benden başka pek çok insan olduğu halde, bana, gözleriyle değil, yüreğiyle bakmasından anlıyorum.

Seviyorum, çünkü O'nun hayatımın neşesi olduğuna inanıyorum. Bir gülüşü, bir dokunuşu, ufacık bir öpüşü ile bütün sıkıntılarımı unutturabilen sihirli bir değnek O.

Seviyorum ve herkesin yaşamasın istediğim bir sevgi yaşıyorum. Uyurken özlediğim, resmine bakarak konuştuğum, elini elime her alışımda Tanrı'ya şükrettiğim bir sevgi yaşıyorum.

O'na, hastane odasında yanıma getiren hemşirenin kucağında gördüğüm günden beri aşığım. İlk gördüğüm an sevinçten ağladığım o günden beri dizginlenemez bir sevginin içindeyim. Elimi tutuşu, gözlerime bakışı, göğsüme yatışı içimi ısıtan , herkesin yaşamasını istediğim bir sevginin içindeyim.

Kiminle olduğunu önemli değil. Anne, baba, evlat, arkadaş, önemli olan, sevgili olarak seçeceğiniz kişinin verilen sevginin kıymetini bilmesi. .

Anlayabilecek yaşta olsaydı, O'na bir sepet dolusu nergis, çok güzel ambalajlanmış bir kutu çikolata, içinden bir parça seçilip, O'nun için alınmış özel bir CD ya da daha önce okuduğum ve okumasını istediğim yerlerin altını çizdiğim bir kitap gönderirdim. Çünkü O da bir bayan ve her bayanın hoşuna gideceğini bildiğim bu hediyeler ile O'nu mutlu ederdim. Ama henüz çok küçük, şimdilik burnuna kondurulacak küçük bir öpücük ile kutlayacağız ''Sevgililer Günümüzü''

Herkesin ''Sevgililer Günü'' kutlu olsun.

Özlem Özdemir
oozdemir@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,449,449,449,449,449,449,449,449,44     25 Kahveci oy vermiş.

19 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!

Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

Cumhur Aydın

 Ankara'dan : Cumhur Aydın


   Abi idare et!

İster şarklılığımıza, ister uyanık geçinmemize bağlayın. Dilerseniz üretmeden tüketme alışkanlıklarının yarattığı bir "Abi idare et" mantığıyla ilişkilendirin.

Ancak kural ister gibi görünüp, kuralsızlıktan sebeplenme yaklaşımını bir açıklayın bakalım.

Örneğin, yasaların hep başkalarına geçerli olmasını talep etmeyi konuşalım.

Gelin kendimizi kuşkusuz bazı haklı gerekçelerimiz, çoğunluk çıkarlarımız nedeniyle, sıklıkla kuralları, yasaları delmede mazur göstermenin nasıl bir şey olduğunu tartışalım.

Azcık üstüne gittiğinizde de, "Herkes yapıyor, biz yaptık mı suç oldu?" dan başlıyarak, "Demokrasi ve halk" nutuklarına kadar dallanan yorumlarla karşılaşıveririz.

Şu Beşiktaş - Samsunspor futbol maçına bakınız. Değişik otoritelerce hakem Cem Papila'nın çok başarılı bir yönetim gösterdiği yazıldı, çizildi. Hakemin Beşiktaş'lı 5 oyuncuya kırmızı kart göstererek tümüyle kuralları doğru ve yansız uyguladığında da birleşti otoriteler. Aslında ortalama bir futbol bilgisiyle maçı izlediyseniz, siz de bu yorumlara katılırdınız olasılıkla.

Şimdi bir de Beşiktaş cephesine bakalım. Diğer takımlarda farklı değil. En azından maç sonrası; teknik direktöründen idarecesine, taraftarından futbolcusuna, ortaya konan yaklaşımları anımsayalım.

Şimdiye kadar kuralsızlık kural oldu ya. Tersi bir durum var !

'Beşiktaş'a komplo kurulmuştur. Hakem kararlarında haklı olabilir ama fazla cesurdu! Neden her maçta bu kadar hassas kurallar izlenmiyor? Bizi mi buldu? Bu oyunu bozarız, dünyayı da başlarına yıkarız!'

Bakar mısınız? Futbolcunun, teknik elemanın hataları, gereksiz hırçınlıkları bir yana bırakılmış. Tümüyle dışarıda sorumlular arama üzerine oturmuş bir bakış. Ancak yorumların daha ilginç tarafı hakemle ilgili olanları.

Haklı ama neden bize uygulandı? Biraz daha "hoşgörü"yle bakamaz mıydı?

Söze dökülmüyor ancak söylenmek istenen şu aslında:

"Şimdiye kadar olduğu gibi azcık görmemezlikten gelinemez miydi bazı kural dışı davranışlar, idare edilemez miydi?"

Bana inanın, geçen Cuma'ya yönelik yazımın taslağında buraya kadar gelmiştim... Sonrasında bayram nedeniyle yayınlanmayacağız notu ulaşınca, ben de bir soluklanayım istedim.

Derken... Bayramın ikinci günü Konya'da Zümrüt Apartmanı deprem bile olmaksızın çöküverdi ve 100 insana mezar oldu. Acı ki ne acı...

Benim yazımın, bence başına son derece uyumlu devamı da böylece geliverdi!

Yine gazetelere baktık, TV'leri izledik. Konuşan konuşana. Çoğunluk her zaman olduğu gibi 'üst kat kurtuldu, o gece hava sisliydi' gibi sansasyon gariplikler peşinde. Eh bir de suçlu bulunacak ya, hemencecik mütahiti derdest edip, getirin.

Oysa. Başta yerel ve merkezi yöneticiler; ilgililer ve hatta o apartmanda oturanlar, kısaca hepimiz burada da baştan sona bir "Abi idare et" mantığının sonucunu yaşadığımızı bilmiyor muyuz?

Örneğin bütün kentlerde yapıların önemlice bir bölümünün ruhsatsız olduğunu bilmiyor muyuz?

Nasıl oluyor bu? Çünkü yıllardır sürdürülen ranta dayalı 'talan ekonomisi', idareyi belirlemede önemli bir rol oynuyor. Kaçak yapılara af yaratacak partiyi, belediyeyi, en azından bu beklentilerle, yönetime getirmiyor muyuz? Neredeyse her dönem yaşanan aflarla hangi kuralsızlıklar, kanunsuzluklar af ediliyor sanıyor sunuz?

Peki; bütün yerleşim yerlerinde ruhsatlı da olsa birçok yapının gerek proje onay, gerek uygulama ve gerekse denetim aşamalarında, 'durumun nasıl idare edildiğini' bilmiyor muyuz?

Önce fazla kat ve rant yaratma uğruna imar planlarıyla oynanıyor. 'Falanca dönem belediye, şu gruplar için yaptı. Ne yani biz yapmayacak mıyız?' Eh, bu değişiklikten trilyonlar kazanılmayacak mı? Bunun bir karşılığı olacak elbet. Azcık destek. Cebime de, partimin gelecek dönem iktidarına da...

İnşaat sırasında da 'Durum idare ediliyor'. Öyle ya herkes yapıyor, bir şey olmuyor da bize niçin olsun efendim? Biraz sıkılaşma olursa; partiden, parayla, tehditle, emsal göstererek sustururuz.

Denetim... Geçiniz efendim. Her bina denetleniyor mu? Üstelik bunun daha ciddi yasal sorumluluğu, bu konunun deprem bölgelerinde önemli olduğunu otuzbin kişiyi öldürdükten sonra anladığımız için yalnız o bölgelerde geçerli. Diğer bölgelerde de çok ölüm olunca düşüneceğiz. Öyle değil mi?

Hele bu dolapların karşısında olun ve direnin. Ne ihale, ne para... Ne ruhsat ne huzur... Bakın bakalım işinizi yapabiliyor musunuz, yaparsanız da ayakta kalabiliyor musunuz?

Bütün bunları, biz normal vatandaşlar da dahil hepimiz bilmiyor muyuz? Gayrimenkul alırken, ruhsat ayarlarken biz de 'Durumun idare edilmesi'; yasalar bir yana, şimdilik, bu sefer 'Bize özgü bir uygulama' peşinde olmuyor muyuz?

Üretim yerine 'hazıra konma'...

Planlama yerine 'fırsatçılık'...

Toplum yararı yerine 'kişisel talan'...

Oktay Ekinci'nin deyişiyle, demokrasi deyince de 'imar hırsızlığı özgürlüğü'anlıyoruz.

Öyle ya. 'Milli irade'nin bir bölümü işine geldiğinde "abi idare et" diyor !

Şu Hakem Papila ile bitirelim. Yıllar öncesinden, 'Bizim memurumuz- bile- işini bilir.' dönemini anlatan o güzelim filmde, 'parayı götürmediğine' bir türlü inanılmayan, başına türlü işler gelen ve ancak sonunda çalmadığı anlaşılan mutemet Şener Şen'e nasıl sesleniyordu çevresi ?

'Namusluymuş namussuz !'

Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00     8 Kahveci oy vermiş.

4 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!

Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

Mehtap Akdeniz

 Ters Köşe : Mehtap Akdeniz


   Kadınların güllü günü

Özel günlerde ve bayramlarda yazı yazmak geleneğime uygun olarak; günün mana ve önemine dair bir yazı yazmak için masaya oturduğumda hayli zorlandığımı itiraf etmek zorundayım. Sevgililer günü için ne yazılabilir diye düşünüp işin içinden çıkamayınca ve her yazdığım yazı az sonra okuyacağınızdan daha berbat çıktıkça; bir çıkış yolu bulabilmek umudu ile nette gezinti bile yaptım. Gördüğüm şu oldu: basın da benim gibi çaresiz kalmış, ne yazacağını şaşırmış. Alışveriş ve aşk mekanlarnın reklamlarına yer vererek olayı son derece ticari bir hale sokmuş, konu amacını tamamen aşmış, kutlanacak bir gün olmaktan çıkmış; kadınların altın günü halini almış.

'Fırsat bu fırsat, Kahvemolası aracılığı ile sevgiline sesleniver; iki cilalı söz yaz, adamın gönlünü al', diyebilirsiniz. Benim kutlanması ve cilalanması gereken; sıfatı sevgili olan biri hayatımda olsaydı, emin olun bu fırsatı kaçırmazdım.

Peki, sevgilin var mı? dediğinizi duyar gibiyim. Bu soruya her zaman cevabım aynı olmuştur. Cevap veriyorum; 'Bilmiyorum'.

Bilmediğim şey, birinin var olup olmadığı değil; kelimenin takabül ettiği anlama uygun birinin olup olmadığı. Sevgili kelimesi, benim algıma göre 'hafif' bir anlama tekabül ettiğinden sevgilim var veya yok demek hayatımdaki insana haksızlıkmış gibi geliyor. Ve bu kelimenin anlamını tam bilemediğimden, hayatımda bu anlama tam denk gelen biri var mı gerçekten bilmiyorum. Mesela şunu gayet iyi biliyorum; 'Sevgili' sıfatı benim hayatıma aldığıma hafif kalmalı. Bu sevgili kelimesine niye bu kadar zaman harcıyorum ki? Zaten sevgililik müesesesini de hiç ciddiye almam. Biz eski toprak kadınlarız, donunu yıkamadığımız adama kendimizi adayamayız vesselam. Sevgili falan anlamayız biz. Kafamız almaz böyle fanfinfon işleri.

Bendeki sevgili algılaması böyle olunca, oldum olası şu sevgililer gününe de pek sinir olurum.

Sevgililer gününe kendini kaptırmış olan kadın okurlarıma bir şey soracağım kendimi tutamayıp. Hani yani maksat bir yanlış algım varsa kendimi düzeltmek için gerçekten.

Söyleyin Allah aşkına, sevgililer günü dendiğinde herhangi bir erkek elektiriği alan var mı aranızda? Erkek elektiriği almadan bir erkekle bu özel gün geçer mi? Bir demet gül ile kapıda bekleşen binlerce erkekten birine sahip olmanın neresi özel? Hediye almanın aşkınızla ne alakası var? Bu kadar kadınsı bir günde erkekle işiniz ne?

Sevgililer gününe kendini kaptıran erkekler okurlarım, size de yakıştırmıyorum bu kırmızı güllü kız gününü; açıkçası efemine buluyorum böyle günleri kutlarken sizi. (Oh! en zorunu söyledim, kurtuldum).

Tarihlerin oyununa gelmeyin kızlar. Ondört Şubat'ın, onbeş Şubat'tan farkı ne? Tarihin oyununa gelmeyin baylar. Valentine's beyin hikayesine dikkatlice bakınca öldürülmesindeki gizden, (yeterince fesatsanız) hafif efemine bir koku almıyor musunuz siz de?
Başka sorum yok...

Böyle diyorum da ben ne yapıyorum? Tabiki sevgililer gününü -tamamen tesadüfi olarak- zaman zaman kutlayabiliyorum. Kiminle mi? 'Böyle bir günde acayip kaçacak ama bişi diyeceğim; gelirken bir kalıp beyaz peynir getirsene' diyebileceğim bir Efe ile.

Sevgiliniz için çok gerekliyse kutlayın tabii, siz bana bakmayın. Benimki sadece kadınca bir his, elbette ki en nihayetinde doğrusunu siz bilirsiniz.

Mehtap Akdeniz
mehtap@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,698,698,698,698,698,698,698,698,69     29 Kahveci oy vermiş.

25 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!

Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


   Lütfiye ve Lütfü

Sayın Lütfiye Hn. dikkatine,
Mahalle Parkı, 13.02.2002, 11:15 Bahse Konu Olunan Vuku : Takma Dişler Hk.

Pek Muhterem Lütfiye Hanımefendi... Biliyorsunuz ki; 41 yılı geçkin bir vakittir gül gibi geçinirken bu sabah nedense bir anda dellenmiştiniz ve bu minvalde kendimi bir anda mahalle parkında ve bittabii ki soğuğun içinde buluvermiştim. Tam titremeye başlamıştım lakin dişlerimin takırdamadığını farkettim. Malumaliniz pür telaş içinde haneden ayrılmam sebebi hikmetiyle bazı teçhizatı yanıma alamadım. Bu sebeple lutfedip takma dişlerimi bakkalın çırağıyla gönderebilirseniz pek mütehassis olacağım. Binaenaleyh; kıymetli zamanınızı almaktan son derece müteessir olmakla beraber, takma dişsizliğin ne denli zor bir durum olduğunu sizin de takdir edeceğinizi ümit etmekteyim. Affınıza sığınarak; şayet bir mendile sararak gönderebilmeniz ahvalinde size olan minnetimin ziyadesiyle artacağını arz-ı hürmet ederim efendim...

Saygı ve muhabbetlerimle, Lütfü

Not : Takma dişler baş ucumdaki komodinin üzerindedir. Teslimat adresi köşedeki internet kayfedir ( Soğuktan takırdamamak için kendimi zor attım )
* * *
Sayın Lütfü Bey dikkatine,
Huzur Dolu Ev ( Bu arada bırakın mahalle parkı gibi acındırık pozları ), 13.02.2004, 11:35
Bahse Konu Olan Vuku : Malumaliniz

Aziz Lütfü Bey, evvela 43 sene dile kolay değil ( Bak, yazı ile #kırküç# ...! Bilmem anladınız mı ? Öyle işinize geldiği gibi baştan savma 41 küsur filan değil ) huzur dolu yaşadığınız hanenizi terketmenizin sebebi hikmetinin ben olmadığını hatırlatmak isterim. Takma dişlerinizi unutmuş olmanız ve dolayısıyla zor durumda kalmış bulunmanızı teessürle müşahade ettim. Lakin her zamanki unutkanlığınız ve vurdum-duymazlığınızla giderken benim gözlüklerimi de çantanıza koyduğunuzu tespit etmiş bulunuyorum. İzninizle, istirhamım o ki; o uyuşuk kıçınızı kayfe köşelerinden ( hele hele son demlerimizde çet adı altında hanedeki bilgisayarın başından kalkmadığınızı da pekala bilerek ) kaldırıp evvel emirde bakkalın çırağı ile gözlüğümü yollamanız zarureti hasıl olmuştur. Gözlüğümün şahsıma intikali neticesinde pek tabii ki kıymetli takma dişlerinizi tarafınıza yollayacağım. Yirmibeşinci seneyi devriyede de ( ahım şahım bir armağan gibi ) getirdiğiniz o cartlak pembe tahta mücevher kutusuyla göndermemin daha yerinde olacağı kanaatindeyim. Hem takma dişleriniz mendilin içinde kırılabilir mazallah, hem de nasılsa içini dolduramadığınız kutu bir hayra geçer hiç olmazsa ..!

Muhabbete gerek yok, saygılarımla, Lutfiye ( U ile Ü değil, 43 senedir öğrenemediniz gitti ! )
* * *
Sayın LUtfiye Hn. dikkatine ( tamam U olsun, huysuzluk ücrete tabi değil nasılsa ! ),
İnternet kayfe ( aynı zamanda Teslimat Adresi ), 13.02.2002, 11:45
Bahse Konu Olunan Vuku : Takma Dişler Hk.

Mektunuzu aldım, teveccüh buyurmuşsunuz efendim. Amma velakin üslubunuzda da meşhur sivri dilinizde de herhangi bir değişiklik sözkonusu değil ( bakirelik soyadınızın da LAKLAK olduğu zaten malum ! ). Muhterem Hanımefendi, internet kayfeyi 2 saatliğine icara verdiklerinden kıçımı kaldıramıyorum maalesef. Velakin; bakkalın çırağına pencerenizden hitabınız akabinde uzun sürmeyecektir çocuğun size dönüşü ( hatta o cırtlak sesinize tüm mahallenin pencerelere akın edeceğine de hiç şüphem yoktur ! ). Bu minvalde takma dişlerimi evveliyatta sizin yollamanız daha münsaipdir. Neyle gönderirseniz gönderiniz efendim.. 33 senelik memuriyetim her ne kadar o çingene pembesi mücevherat kutunuzu dolduramasa da çok şükür çorba tencereniz hep kaynamıştır ( nankör ! ). Oysa öğlen yemeği vakti gelmektedir ve bir çorba dahi içemeyecek durumda bulunduğumu bilmem arz edebiliyor muyum ? Takma dişlerin ehemmiyetine binaen, gözlüğünüzün kıymeti harbiyesi bile yoktur, kıyaslanmamalıdır. Mevzuya aklı-seliminizle bakacağınızdan eminim efendim...

Hürmetler benden, Lütfü
* * *
Sayın Lütfü Bey dikkatine,
Gül gibi Haneden, Gül gibi Zevceniz, 13.02.2004, 11:55
Asıl Bahis Konusu : Yakın Gözlüklerim

Nasıl yoktur ? Asıl kıymeti harbiyesi olmayan sizin takma dişlerinizdir efendim. Gözlüğüm olmadan takma dişlerinizi nasıl göreceğim üstelik ? Yazdığınız gibi olmadığını bilirsiniz, neyi nereye doğru düzgün koymuşsunuzdur ki takma dişlerinizi şıpın işi komodinin üzerinde bulayım ? Asıl kıymeti harbiyesi olmayan sizin nankörlüğünüzdür ! O çorbaları 43 senedir size sevgi kaşığımla pişirdiğimdir. Saçlarımı süpürge yaparak üstelik. Bugüne dek hangi takdiri gösterdiniz karşılığında bazen "Eline sağlık" o kadar, o bile "Tuzu mu eksik ?" biçiminde dahi vuku bulmuştur. Çok mu zor bir Sevgililer Günü'mü kutlamanız ? Elalem ne beyanatlar veriyor Kahve Molası'nda.. Siz de yazın efendim, siz de..! Dilinizi mi yuttunuz ? Evet, bekarlığımda bir LAKLAK idim belki, evlenince ne oldum dersiniz ? SUSKUN... Bence yanlış koymuş dedeniz soyadını, DUTYEMİŞBÜLBÜL olsaydı daha münasip olurdu size.. Ama bakıyorum internette çeneniz maşallah mevcut..

Ahh ah ! Gözlüğüm olsa da bir çorba pişirebilsem.. Lutfiye
* * *
Sayın Lutfiye Hn. dikkatine ( Nam-ı diğer 43 yıllık Şenşakrak'ım, Hane'min Bülbül'ü ),
İnternet kayfe ( Kıçımı kaldırmak üzereyim ), 13.02.2002, 12:05
Konu : Çorba mı dedin ? Hiiiii ...! Mercimek olsa keşke !

Sevgili Lutfiye Hanımefendi'ciğim... Bir anda dikkatimi celbetti ki bilgisayardaki tarihler henüz 13 Şubat'ı gösteriyor efendim ..! Yani; Sevgililer Günü'müz yarın Bilbül'üm.. Neden sabah sabah bunu hatırlamadın diye kahvaltımızı berbat ettik, haybeye biribirimizi rencide ettik ? Yaşlandık Lutfiye kabul et artık, ne sen eski Letafet ne ben eski Latif.. Sahi, çorba hazırsa ekmeği kapıp geleyim.. Hııı mı ?

Lütfü'cüğün...
* * *
Sayın Lütfü Bey dikkatine ( Nam-ı diğer evimin direği, Gönlümün tek sahibi ),
43 yıllık Meleği'nin olduğu Hane'n, 13.02.2004, 12:15
Konu : Güllerimi Getirmeyi Unutma ..!

Mevzuyu uzatma, kap ekmeği, güllerimi getirmeyi de ihmal etme, mercimekleri ısladım bile, pek sevdiğin çorba için.. Kıpkırmısı olsun güller.. :))))

Lutfiye'ciğin kurban olsun sana...
* * *
Lutfiye'mmmmmmm dikkatine,
Çiçekçi, 13.02.2002, 12:05
Konu : Suyun Isıtılması Hk.

Kıs Lutfiye, çorbadan vazgeçsek diyorum ama hazır mercimekleri ıslamışken... Fırına sürmeye ne dersin ? Ben de çiçekçiden sonra eczaneye mi uğrasam, viyagra diye birşeylerden söz ediyorlardı kayfede.. En iyisi sen suyu ısıt her ihtimale karşı.. Bunca yıldan sonra başarırsak banyo, başaramazsak çorba yaparız...

Az sonraaaaa yanında olacak Lütfi...

asesen@kahveciyiz.biz