 |
 |
 |
 |
|
15 Ocak 2008 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : Trak geldi!.. |
Merhabalar,
Pazartesi akşamları bir başka oluyor benim için. Tüm beyin melekelerim hissiyatını ve dahi işlevini yitiriyor sanki. Hafta başı biriken işlerin yorgunluğu mu yoksa biyolojik saatimin bana oynadığı bir oyun mu bilinmez, Pazartesi gecesi geldi mi beyinsel peklik çekiyorum. Yaklaşık 1 saattir ekran bana ben ekrana bakıyorum ve aklıma şöyle eli yüzü düzgün bir şey gelmiyor. Tayyip Bey İspanya'da muhabbetin belini kırmış halbuki. "Türban siyasal simgeyse ne olmuş yani." demiş. Bravo, demek ki artık türbanmen olmaya karar vermiş. Yıllardır kabul etmediği bir söylemi bile kabul edip "Size ne lan" diyebilecek kıvama geldiğine göre artık iş işten geçmiş. Buna bile sesimi yükseltemiyorum, gelin halimi siz anlayın.
Ahmet Öğretmenin mektubuna bugün de yer vererek imkânı olanları göreve davet etmek istiyorum.
"Merhaba Cem Abi...
Nasılsınız...?
Benim sizden eğer mümkün olursa bir ricam olacaktı...
Belki biliyor musunuz bilmiyorum Ahlat(BİTLİS)'ın Güzelsu Köyü'nde öğretmenliğe başladım.
Biz arkadaşlarla birlikte tanıdık yerlerden okulumuz için katkı yapabilecek yerlere mail atmaya karar verdik.
Benim aklıma ilk önce siz geldiniz.
Şu an görev yaptığım köyde hava şartları son derece hem de aşırı derecede olumsuz.
Haberlerden de duyduysanız eğer bulunduğumuz bölgede 20cm. kar var.
Bazen yollarımız kapanmakta. Köprülerimiz yıkılmakta. Elektriklerimiz bir kaç gün boyunca kesilmektedir.
Sularımız zaten buz tutmuş durumda. Hatta dün buzlu suda bulaşık yıkadım. :(:( :)
Okulumuz son derece eski. MEB yeteri kadar yardım yapmıyor. Ayrıca halktan yeterince destek bulamıyoruz.
Çocukların elbiseleri eski ve yırtık. Bu karlı havada yokluktan dolayı montsuz ve terlikle okula gelen öğrencilerimiz mevcuttur.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen öğretmen arkadaşlarımız can başla mücadele etmektedir. Elimizden geldiğince çocuklara eğitimin aşkını aşılamaya çalışmaktayız.
Sizden ve sizlerden okulumuzda ki öğrencilerimiz için küçük yardımlar rica ediyoruz.
Okulumuz için yapabileceğiniz her türlü yardım için şimdiden çok teşekkür ederiz..
Ahmet BORUCU
Sonsuz Sevgi ve Saygılarla
Güzelsu Köyü/Ahlat/BİTLİS
Tel No: 0 505 697 00 53 "
Hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
|
 |
Kahveci : Mete Çağdaş SANA BİR "ONUR" BIRAKTIM TAMAMI 25 DÖNÜM !.. |
|
Çeyrek asıra varan gazetecilik hayatımda; Bütün arkadaşlarım maaşlı, sigortalı iş bulurken, ben hatır, minnet ve rica buldum... Meslekdaşlarım ev, araba sahibi olurken; ben mahkeme, tazminat ve düşman sahibi oldum...
Haberci dostlarım primlerine prim katarken, ben plaketlerime plaket kattım..Arkadaşlarım Viski ile atarken günün yorgunluğunu; ben ise köpek öldüren şarap ve çorum leblebisiyle sildim günün terini..!
Satış ne bilmedim.
Ne sattım haberimi, ne de satıldım.
Bir tarih oldum, nesli tükenmeye yüz tutmuş ve oturdum kaldım raflarımda!..
Ne bir işadamı dostum oldu maaş verecek, ne de torpil gececek cemaatım.
Her sıkıştığımda yine anamdan aldım yardımı...Yılların birikimi olan şiirlerimi kitaplaştırayım dedim en son param da gidince tazminata,
bir başka bahara kaldı kitabım...
Yani senin anlayacağın bir boş beşik sallandı durdu hayatım..!
Hangi yola koyulsam,yokuş başında bitti adresler.
Kime dayı dediysem,üvey evlad kaldım ortaya..!
Bütün sofralar daha ben gitmeden kalktı
Sen istersen bütün bunlara "kader işte" diyebilirsin kusura kalma ama ben ise "tanrının eksikliği" diyeceğim.
Bir gazetemi kapattılar, ötekini açtım.
Vergimi almasını bildiler ama emekli etmeyi görmemezlikten geldiler.
Ben ise yine pes etmedim.
Demek istediğim bitanem
Bir insan bu kadar uğraş verir de hayatı boyunca
ve de daldan dala konupta aç mı kalır sonunda???
Bak kızım...
Sana pahalı hediyeler alamadım.
Ev sahibinin ayak seslerini dinlemekle büyüttüm belki
Fakat senin boynunu bükecek hiç bir yanlış yapmadım.
Miras konusu çıkınca ortaya anlayacaksın.
O kadar da düşünmedim değil seni, yarın öbürgün anlarsın;
Sana bir " ONUR " bıraktım
Tamamı 25 dönüm..!
Mete Çağdaş mettecagdas@hotmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
DUR DEDİM DAHA GİTME ZAMANI DEĞİL GİTMENİN…
Gözüm de yaş, gölüm de kan ve her yer kan revan. Gitme zamanı henüz gelmedi farkındayım, ayrılık zamanlarının. Elim kahvesiz, parmağım sigarasız yolun bitmesi ümidiyle ama bitmeyeceği ümitsizliğiyle gelece bakınıyorum, geleceğinden emin. Oyuncaklarım ufalandı ellerimde. Çocukluğum ayaklarımın dibinde ağlıyor çocukça. Dur dedim daha zamanı değil gitmenin.
Kısa saçlı ağlamaklı bir kız çocuğu ilişti yanıma. Nereye dedi. Nereye… gerçekten nereye… bu ümitli ümitsiz, kırık oyuncaklı, kanlı bir kalp parçasıyla nereye… ağlıyordu çocuk bacaklarıma sarılıp. Gitme diyordu. Bak yalnızım oyuncaklarım sızım bir sen kaldın gitme. Ağlayan gözlerinde gözlerimi gördüm, korkup kendimden uzaklaştım çocuktan. Uzaklaştıkça üşüdüm. Üşüdükçe gözyaşlarımı gördüm içimde, kanla karışmış, kanamış, kurumuş.
Yolun biteceği yok ben yolu gideyim dedim kendime. Yola gittim, yol benden gitmiş. Yolsuzlukta buldum düşlerimi. Düşlerim nasıl rezilleşmiş. Hepsi bunların, senden bana kalan birer terk ediliş. Adam gibi sevdim ya ondan, bir terk yetmez bu bende ki sevdaya. Sende ki adamlık aciz kaldı bana…
Biraz ileride sendeki beni gördüm. Tanıyamadım kendimi, utandım. Dedi ki bana kime? Yolculuk kime? Yolcu olduğum bile doğru değil sadece bir seyr-ü sefer ihtimali. Kimseye uzanmıyor bu yolun sonu. Benden başlamadı ki bir başkasına uzansın. Uzansa da yol, ben varabilir miyim senden başkasına… Ama sendeki kendimi görünce, düşündüm de ben varsam da sen bana hiç uğramamışsın bile. Öylesine, farazi dolaşıyorum işte bir yerin de. Utanınca gördüklerimden, üzülünce sendeki benim halime, oralarda da kalamadım. Bu kez yolcu sanmasınlar diye kaldırımdan yürüdüm.
Rastlayınca tüm içime, sana da rastlarım diye düşündüm. Daha bir dikkatli daha bir heyecanlı oldu adımlarım. Yürüdükçe unuttum sana rastlama ihtimalini. Kendim geçti aklımdan. Kendimi bırakıp yollarda, yola devam ettiğimi gördüm. Bırakmak istediklerimi bırakmıştım. İnsan en çok kendini seviyor demek ki herkesi bırakıyor da kendini bırakamıyor. Herkesi terk edip her yerden göç ediyor da kendini terk edip kendinde göç edemiyor. Birileri hayatımıza girince çoğalıyor, çıktıkça azalıyormuşuz gibi. Kendimizden bıkıyoruz artık. Kendimizden çok sevdiğimiz birileri oluyor bazen, hepsi bu ama gene de insan kendine kalıyor. Gelenler gidenler boşa zaman kaybı bazen, bazen de bilinçli yanma çapası. Aşk, sevgi ilişki gibi olguları tanımlamaksa yılmaz hocamızın da söylediği gibi haybeden gerçek üstü bir uğraş işte. Ve bu olguları olmaz hale getirmek tanımlamaktan daha kolay
Kübra Albayrak
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          2 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Kahveci : Hasan Demirpaz Genç olmak |
|
Koyu renkli pantolonun belinden bir ucu dışarı çıkmış beyaz gömlek… Onun da üst düğmesi açık. Yakadan bir karış aşağıya gevşetilmiş koyu renk, ince bir kravat… Siyah renkli ama top oynarken biraz tozlanmış ayakkabılar… Elde birkaç defterle birkaç kitap… Mevsimine göre ya bundan ibaret bir kıyafet veya lacivert bir ceket ile tamamlanmış bir hoşluk.
Birkaç kişilik grupla adımlanan kaldırımlardan yankılanan kahkaha sesleri… Delişmen bakışlar, heyecanlı konuşmalar… Biraz önce çıkılan matematik yazılısından sıyrılıp gitmiş, hayata koşar adım ilerleyen zihinler…
Öğrencilerden söz ediyorum. Biraz eski bizden, şimdiki çocuklarımızdan ve hatta gelecekteki torunlarımızdan.
Kız ya da erkek, o ne hoş delikanlılıktır yaşadıkları. Ne hoştur kalıba girmez, cesur davranışları.
İyi de neden kendilerinden birkaç beden küçük kalıpların içine sokmaya çalışırız okullarda onları?
Saçlarındaki jöle hangi dersi anlamasına engeldir erkek çocukların veya sabah sabah açık berber arayıp fön çektiren kızın yaşadığı kendinden memnun hal hangi dersten soğutur onları?
Favorilerini delikanlılığına uygun kestiren, kaşlarını yaşının narinliğinde aldıran bu çocuklar disiplinsizliğin hangi fraksiyonunun temsilcileridir?
Tek örnek kıyafet… Evet. Ortak paydası, ortak kültürü belki o okulun. Standart bir disiplin anlayışının da gereği hatta. Ama nasıl ki hepimiz insan olmak ortak paydasında buluşuyorsak da biri birimizden farklıyız, bambaşkayız her birimiz. Ortak kıyafetlerimizin bu küçücük farklı duruşlarına neden bu kadar tahammülsüz davranıyoruz?
Biçimsel boyutun yanı sıra davranışsal tuhaflıklar da yaşanır okullarımızda. Şekilci yaklaşımlar ağır basar çoğu kez.
Teneffüste bahçede dolaşırken, karşıdan gelen okul müdürü veya nöbetçi öğretmene ceketinin önünü iliklemek gibi bir zorunluluk hatta sıkıntı neden yaşatılır? Gülümseyen bir bakış sunabilmesi yetmez mi saygıda kusur aranmamasına?
Aklı bırakıp çıktığı sıcak yatağında iken, sabahın neredeyse alacakaranlığında okul önünde titreyerek toplanıp, derse girmeden önce gürleyen bir sesle tehditler savuran adamı dinlemekten hangi çocuk mutlu olur?
Bütün bunları yaşatanlar o yaşlarını pas mı geçmişlerdir çok merak ederim. Hayata ve hayattaki her şeye en kolay karşı durulacak yaşlarda neden karşı çıkmaları için bunca sebep üretilir bu çocuklara hiç anlayamam.
Olmalı, gerekli diyenler çıkacaktır özellikle öğretmenler arasından. Tabii ki tartışılır, bence böyledir de başkasına göre değildir.
Ama yok böyle bir şey demeyin sakın bizim okulumuzda. Hadi ben inanmam ama gülerler adama.
Hasan Demirpaz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          2 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Sütlü Kahveci : Deniz Marmasan KIRINTI İNANÇLARDAN… |
|
Hayat bazen trafiğin sıkış sıkış olduğu bir cadde gibi… Kımıldamak imkansız… Uzun, iç yoran bir bekleyiş, diğer araçların nezninde…
Bir bulut kümesi şimdi 'zaman' üzerimizde… İlerlemiyor, yağdı yağacak… Bir şimşeğin gölgesinde şehir. Şehir ışıklarındaki gamın, bulutlu yalnızlığın yaldızlı gökyüzüne saçtığı ışıltıya çektiği perdede bir piyesin ortasındayız. Dualardan, dileklerden miras kırıntı inançlarımızın mühür vuramadığı, kilitsiz, uçsuz tutkularımızdan arta kalan günahkârlarız şimdi. Soğuk bir sonbahar İzmir'de rüzgârın savurduğu Tren vagonlarının camlardaki buğuyla birleşen kayboluştan sonra sonuç bir dolu yoksunluk… Susuz yazlar ve esintisiz baharların kurşundan izlerle betimlemelerinde yorgun bir efsaneydi 'aşk'… Uzaklardaki gürültünün yoğun yankısına inat tek gerçeklik şimdi, yalan da olsa, sen, ben ve hayata savrulan soluklarımız…
Deniz Marmasan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
Kahveci : Abdulmuttalip Onay |
Yayınevlerinin Dikkatine
Yayınevlerinin dikkatine ne demek kardeşim, yayınevi sahiplerinin ya da görevlilerinin dikkatine deseydin anlardım da, bu ne oluyor bre hıyarağası, dediğinizi duyar gibiyim. Zottirikliğin gereği yok, ancak gerçekleri de görmek gerekir; konuşmasını bilmek kadar dinlemeyi de öğrenmeliyiz, derim. Manitularla totemler herkese bir ağız ve iki kulak vermiş. Neden? Bir konuşup, iki dinleyelim diye....
Nice yayınevleri gördüm içinde insan yoktu; nice insanlar gördüm eserlerini yayınlatacakları yayınevi bulunmuyordu, filan gibilerden zambara zumbara yapmayacağım, ancak şu kadarını söyleyebilirim ki, sözlü eserlerimden küfür sanatını icra ettiklerim hariç, yazılı ürünlerimi yayınevi görevlilerinin okuması ihtimali, gelecek seneki yaz tatilimi jupiterde yapmamdan daha az bir olasılıktır. Okuduğunuz şu çalışmamı printerden çıkartır, Atatürk Orman Çiftliğinin çevresinde harala gürele dolaşan kedilerle köpeklerin önüne koyarım, o hayvanlar okur da, diğer hayvanlar okumaz. Diğer hayvanlar lafımdan, herhalde timsahları, orangutanları, sırtlanları, yılanları ve de bok sineklerini anladınız, çünkü ben onları kastetmiştim, fakat sizin nasıl yorumlayacağınızı yüce totemlerim bilir.
Neyse, yakında yazarlıkta "Şenol Onay" adını kullanarak okurla buluşmasını dörtgözle beklediğim mizah romanımda yayınevlerini yeterince ti'ye aldığım için daha derinlere girmeyeceğim, çünkü onlar hakkındaki gelmiş geçmiş en ağır eleştirileri belki de o eserimde ben yapmışımdır. Ne var ki sövsem de dövsem de onlara az gelir. Türkiye'de mizah alanında eserler veren ne kadar yayınevi varsa, istisnasız tamamından bahsediyorum, hiçbiri çalışmamla ilgilenmeyerek okumayı dahi kabul etmemişlerdi. Bu olayın kendisi bile mizah şaheseri sayılabilir. Hele Bilgi yayınevindeki küflenmeye demeyeyim de yaşlanmaya başlamış kadının tavırlarını, "Biz gülmeceyle ilgilenmiyoruz," diyerek elimdeki dosyayı almak istememesini hiç unutamıyorum. "Bre terbiyesiz, ben iki yılımı vererek bir şeyler yaratmış, Muzaffer İzgü'nün çalışmalarını yayınladığınız için elimde dosyamla adamdan sayıp sana gelmişim. Paranın çok olmasından başka şu dünyada hangi alanda benden üstün olduğunu çok merak ediyorum. Seni yakıp sabun yapmalı, ki hayran olduğum Rus kızları yıkanıp banyo yapsınlar," diyecektim, ama sesimi çıkarmadım.
Böylesine dejenere olarak çirkef batağına saplanmış edebiyat dünyasının içine keyfim için giriyorsam namerdim. Binaenaleyh, halka söyleyecek sözlerimle dünyanın gidişatını değiştirecek görüşlerim var, diyorum; yoksa muşmula suratlı karıların yüzünü görmemek için ömrüm boyunca tek kelime yazmazdım.
Edebiyat alemini her yerde ve her şeyi olduğu üzere ele geçiren beyaz Türkler, keyfince at koşturuyorlar. Duayen denilen kişilere bakar mısınız? Burjuva çocuklarıyla, yaşamları boyunca alın teriyle beş kuruş kazanmamış, halkın içine karışmamış, yurtdışında okumuş, büyümüş ve de yaşamış, ezeli ve ebedi düşmanım bellediğim sermayenin uşaklığını yapan kalemşorlarından oluşan bu zümre, öylesine niteliksiz kişilerden oluşuyor ki, dünyadaki tek özellikleri yeterli parayla zamanlarının olmasıdır. Paraları da çok, zamanları da; işsizliği iş edinmiş bu vatandaşların yaşamlarını araştırın, istediğiniz kadar yetenek ve zeka ya da kişilik testi yapın, göreceksiniz ki hemen tamamı havayla cıvadır. Okullarda muhteşem bir öğrenci -öhö, öhö- olursun, ya da her yerde parmakla gösterilen sporcusundur -öhö, öhö- yahut bilmem başka konuda emsalsizsindir de ben derim ki, kabiliyetli birisin, yaz da birikimlerinden herkes faydalansın. Bu cibilliyetsizlerde nerde o cevher? Çocukluğundan itibaren teyzeleri ve annesinden başka kimseyle arkadaşlık kurmamış bir insanın halk bir yana kendisine hayrı olabilir mi? Fransa'ya giderek yıllarca yaşamışlar, derken gavurca dergi ve kitaplardan aldıkları pardon çaldıkları konuları bize satıyorlar. Fransızcam yok, (Var da ancak güzel Fransız kızlarına laf atabilecek düzeyde,) ama bunu hissedebiliyorum, çünkü kendine özgü ve yaratıcı bir düşünce üretemeyen, ama habire deneme kitapları peydahlayanların bunları kaleme alabilecek kapasiteleri bulunamaz. Yerel gündeme değinmemelerinin sebebi de budur. Lafı çok uzatmak istemiyorum, kendilerine zeka ve yetenek testleri yaparak gerçekleri öğrenebilirsiniz. Dikkat edin, hemen tamamı üniversite sınavlarına girmeyerek yurtdışında okumuş ya da girdiyse bile kafa isteyen tıp ve mühendislik alanlarında eğitim görmemiş insanlardır. Yazın dünyasını ele geçiren kişilerin yüzde doksanını tıp fakültesine kaydedin, eğer altı senede değil, altmış altı senede bitirebilirlerse, üç gün üç gece boyunca Taksim meydanında eşek gibi anıracağım. Şunu demek istiyorum: Yetenekli kişiler yok sayılarak görmezden geliniyorlar. Bozuk düzeni ellerinde tutan haysiyetsizlerin, pardon egemen güçlerin oyunlarına gelmemeliyiz. Ey mühendisler, ey doktorlar, ey bilginler! Namusum ve şerefim üzerine yemin ederim ki, büyük çoğunluğunuz Türkiye edebiyat dünyasına yön verenlerin önemli bir kesiminden daha iyi yazabilecek potansiyele sahipsiniz, ancak yeterli zamanınız veya paranız, belki de her ikisi de bulunmadığından bu gerçek anlaşılmıyor.
Lise çağında ya da üniversite yıllarında, "Ben yazacağım, başka şeyle uğraşmayacağım," diyen insanlar çıkabiliyor. Bre deyyus! Sen kimsin, nesin ki yazarlık unvanını kendine layık görüyorsun? Önce yaşamalısın, engin tecrübelerin ve yaşam deyimlerin olmalı ki sonra kalkıp ahkam kesebilesin. Hem yeteneklerin görülmeli ki yazasın. Vatandaşın yazar değil de soytarı olduğu zaten buradan anlaşılıyor.
Kitap dünyası böyle de, kardeşi sayılabilecek gazetecilik farklı mı? Bakın, size ilginç bir gerçeği aktarayım, gerisini değerlendirmenize bırakacağım. Japonlar, büyük olasılıkla dünyanın en fazla kitap okuyan insanlarıdır, ya da en kötü ihtimalle ilk üçe girerler. Buna karşılık biz Türkler de tam tersi özelliğimizle dünyada haklı şöhret sahibi olmuş insanlarız. Yamyamlar gibi önlerine geleni okuyan Japonlarda en yüksek tirajlı gazetelerin başyazarlarının, aziz yurdumun tüm ulusal gazetelerinin sıradan müdürlerinden çok daha az maddi imkanlara sahip olduğunu biliyor musunuz? İsterseniz, Japonya'daki beş milyon tirajlı bir gazetenin baş yazarının yaşamını araştırın ve metroyla işe gidip gelen, sıradan bir vatandaş koşullarında yaşayan o kişiyle bizimkileri mukayese edin. Onlar 80 metrekarelik evlerde hatta şehrin bilmem kaç kilometre dışında barınırken, köşe yazarlarıyla genel yayın yönetmenlerini hiç karıştırmayalım, bizim müdürlerimiz bahçeli, manzaralı, en güzel sitelerde kalıyorlar; makam araçlarıyla özel korumaları ve hizmetçilerini hiç karıştırmayalım. Öncelikle bu tuhaf tablonun nedenini sorgulayalım, sonra edebiyat ve basın dünyasının değerlendirmesini yapalım, derim. Emekleriyle bir şey üretmeyen insanların bağımsızlığından bahsedilebilir mi? Bu, bilimsel açıdan mümkün müdür? Bağımsız olmayan kişi nasıl yazabilir? Bu kişilerin düşüncelerini savunmaları söz konusu olamaz; zira haksız edindikleri mal varlıkları ve toplumsal statülerini korumak isterler; yani bağımlıdırlar. Hiçbir şeyleri olmadığı halde her şeyleri olan insanlarla her şeyleri olduğu halde hiçbir şeyleri olmayanların (öhö,öhö) çelişkilerini her an yaşadığımız ülkemizde böyle gelmiş, ama böyle gidecek midir?
Bir diğer manyaküstü vaka da, kafirler yazarlarını el üstünde tutarken, bizde it yerine bile konulmuyorlar. Vatandaştan geçtim, edebiyat siteleriyle dergilerinde yapılan tartışmalardan biri de, yazarlığın meslek olup olmadığı üzerinedir. Düşünebiliyor musunuz, başını kıçını açmaktan başka marifeti olmayanlar sanatçı kabul edilirken, dünyanın en zor ve en saygın işini icra eden yazarlar hor görülüyor. Geçmişte, işimi soranlara üsteğmenim yahut yüzbaşıyım, filan gibi cevaplar verdiğimde, karşımdakinin rengi değişerek, yakasını ilikliyordu. Bu zamana kadar yazarım, dediğim elli kişi olmuştur, istisnasız tamamı Medine dilencisi bir zavallıya bakar gibi davranmıştır. Niechtze'nin, "Ne kadar çok yükselirsek, uçmayı bilmeyenlere o kadar küçük görünürüz," sözünü hatırlamamak mümkün mü? Elbette, polisin copladığı gazeteciye, "Copum kırıldı, parasını öde," diyerek tazminat açabildiği bir ülkede bunlara şaşırmamalıyız. Tanzanya'dan bahsediyorum, ama Eritre'de de aynı durumun yaygın olduğunu söylüyorlar.
Aklınızdan şunlar geçebilir: Zengin aile çocuklarının beyinlerine yeterince protein ve diğer gıdalar pompalandığı için onlar ortalama olarak aziz yurdum halkının üstünde bir zekaya sahiptir. Asla ve kati surette böyle bir şey yok! Aksi takdirde gıkımı çıkarmazdım. Üzerinde yaşadığımız topraklarda her türden insan var, hatta Türkiye'de Türklerin azınlıkta kaldığını görmezden gelemeyiz. İnsan mozaiğinin her rengine rastlayabildiğimiz Anadolu'da, Mendel yasaları gereğince beş altı kuşak, belki yirmi kuşak ötedeki atalarına hem de yüzde yüz çekebilen insan sayısı hiç de az değildir. Yazıp çizme işlerinde gereken en önemli özellik olan zeka ve yaratıcılık gibi kabiliyetler ise büyük çoğunlukla genetikten gelir. Yanına zengin bir yaşam deneyimiyle, yoğun bilgi birikimini de ilave ederseniz, aranılan yazar portresine kavuşursunuz. Yani, şu anda züğürt yaşayan binlerce dahinin varlığından haberdar olmalıyız. Dedelerimiz zamanında kurulmuş, çok genç bir ülkedeyiz. Savaş kaçkınlarının, şehitler ve gazilerin hak ettikleri mirasa kondukları bu paylaşımın esas kabul edilerek halen torunlarınca sürdürüldüğü fani bir dünyadayız. Yazmayı da okumayı da bilmeyenlerin meydana getirdiği edebiyat dünyamızın hali kısaca böyledir.
Kitap okuma kültüründen bile yoksunuz. Kendisini kitap kurdu diye nitelendirenlerin en az yüzde doksanı, buradan iddia ediyorum, dünyadan bihaberdir. Öncelikle şuna bakmalı: Kişi neden kitap okuyor? Evet, ilkokulun ilk yılından beri (öhö-öhö,) kütüphanelerin müdavimiysen, okumanın dışında yapabileceğin başka sosyal aktivitelerin de varsa, mesela iyi sporcuysan, güzel ve çekici kızsan yahut yakışıklı ve kızların ilgisini toplayabilen erkeksen, tüm bunlara rağmen kitap okuyorsan, yani alternatif çokluğunda tercih edebiliyorsan, işte ben seni omuzumda taşırım. Yok, zıbıdık bir çocuksundur veya muhallebici çocuğu olduğun için evinden dışarı çıkmıyorsundur, yahut bilmem annen ve teyzelerinden başka arkadaşın da yoktur, yeteneğin de yoktur; delirmemek için mecburen kitap okumak zorunda kalıyorsundur; yok, baban kuvvet komutanıdır, elini sıcak sudan soğuğa sürmemek suretiyle tembelliğe alışmışsındır, yıllarca yaşadığın Fransa sayesinde harmanlayabildiğin Fransızca dergi ve gazetelerindeki haberleri bize kendin yazmış gibi yutturabiliyorsundur; o zaman ben senin okumanı da iyi karşılamam, seni edebiyatçıdan da saymam. Ukalalığı bırak da beğendiğin varsa ondan bahset derseniz, söyleyeyim: Madem ki mizahla uğraşıp denemeler yazıyorum, ikisinden örnek vereceğim. Aziz Nesin ve Bertrand Russell benim için örnek yazarlardır. Hele de dünyadaki tüm malvarlığını kimsesiz çocuklar için kurduğu vakfa bağışlayabilen, dürüstlük ve zeka timsali, insan kere insan, uğruna ölüme gözü kapalı gidilecek bilge kişi Aziz Nesin'e bayılırım. Bahsi geçmişken ve de yazımın konusuna uyacağından bir konuya değineyim. Atilla İlhan, Aziz Nesin için aynen şöyle demiştir: "Türkiye'de gelmiş geçmiş en büyük mizah yazarlarından biridir. Hiçbir zaman edebiyat çevreleri onu kabul etmemiştir. Hep dışta tutulmuştur. Neden? Çünkü çok yetenekliydi; onlara dehşet veriyordu." Atilla İlhan'ın tespitleri doğrudur, ancak çözümlemesine daha geniş bir yelpazeden bakıyorum, ki bu yazımda da bunları ele alıyorum. Aziz Nesin'in geçtiği hayat yollarından geçmekle ve de kendisiyle hemşeri olmakla ayrıca gurur duyarım. Server Tanilli ve Turan Dursun'u da farklı alanlardaki idollerime katabilirim. Bunlara ilaveten, çok büyük çoğunluğu yabancılardan oluşan onlarca ismi bir çırpıda sıralayabilirim, ancak iş Türkiye'ye gelince, aklıma gelen isimlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor.
Güzel yurdumda, egemen çevreler kitleleri istediği gibi yönlendirebiliyorlar. Demokrasinin gerçek anlamıyla bulunmadığını herkesin bildiği, ama kimsenin söyleyemediği bir yerde (Rusya'yı kastettiğimi anlamışsınızdır,) benim gibi düşünen binlerce insan var, ama beyinleri uyuşturulduğu için gerçeğin farkına varamıyorlar. Yurdum hergelesine dikkat edin; herhangi bir tartışmada, arkadaşlarına savundukları görüşler ya filanca yazarın makalesinden alıntıdır ya da falancanın kitabından aşırmadır. Onları bırakıp şöyle özgün düşünebilmeyi denese, neleri görecek, ama haberi yok! Son çıkan kitaplar, en çok satanlar, filan gibi zırvalarla uğraşan sözde kitap kurtları, uyanın ve kendinize gelin. En çok satan kitaplar listesinin nasıl oluşturulduğunu tahmin edebiliyorum; buna biraz olsun siz de kafa yorun. Buradan açıkça iddia ediyorum: Varsa kendine güvenen delikanlı, noter huzurunda bunu resmileştirelim. O listeler işkembeden atanlarca düzenleniyor; gerçeklerle alakası olmadığı gibi insanları kanalize etmek için kullanılıyor. Yakında okurla buluşmasını beklediğim romanım çıktığı gün, basılan miktarın tamamını alalım, haftalık listelerde o kitabın çok sattığını görmeyeceksiniz. Babayiğit birisi varsa, ben buradayım; listelerin nasıl ve kimlerce hazırlandığını ispatlamak uğruna sözümün arkasındayım.
Türkiye Cumhuriyeti için 12 Eylül 1980 tarihi, 29 Ekim 1923'den sonra ikinci bir milattır. Basının tartışmasız imparatoru Doğan Holdingin kuruluş tarihi ise 20 Eylül 1980'dir. O günden önce sıradan bir insan olan Aydın Doğan, kimlerce gökten zembille oraya getirilmiştir? Düşünebiliyor musunuz; bir taraflarımı yırtarak yayınevi bulacağım ve o eserimi de tekelleşmiş aziz yurdum medyasında Aydın Doğan'ın şirketleri vatandaşlara ulaştıracak. Bu ortamda özgür basının varlığından bahsedeceğiz ve de kitap kurtları (?) bilgilenmeye devam edecekler. İsim vermemek için çok özel bir gayret göstersem de, kitapla uzaktan yakından alakanız varsa, yukarıdaki duayenlerin (?!) kimler olduklarını derhal anlamışsınızdır. Vatandaşın gazeteden kovulmasını kitap yapması ne kadar komikse, o uyduruk kitabın en fazla satanlar listesine girmesi daha da komiktir.
Evimdeki kitap ve dergi sayısı çoğu illerimizdeki kütüphanelerden aşağı kalmaz, ancak gene de on kitap okuyorsam bunun en az sekizini kütüphaneden alırım, çünkü bana para dayanmaz. Yıllardan beri, günde ortalama iki yüz sayfa civarında kitap okurum, ama kafamı kopartsanız, bizim sözde en çok satanlardan birini elime almam, çünkü zamanım değerlidir. Kitaplarla onca haşır neşir hayatıma rağmen, gene de Muzaffer Oruçoğlu gibi çok değerli biriyle geçenlerde "TOHUM" adlı eseri sayesinde tesadüfen tanışabildiğim için kendimden utandım. Ya siz? Örneğin benim bir deha saydığım, romanlarını Almanca orijinal metninden okuyamadığım için hayıflandığım, her cümlesinden zeka ve bilgi fışkıran Akif Pirinççi'yi bilir misiniz? Ki Almanlar da ona "dahi Türk" derler. Akif Pirinççi'nin "Gövde"sinden bahsedeyim, dediğimde, karaciğeri, böbreği ve kalbini kastettiğimi sanacak kitap kurtları az mı sanıyorsunuz? Gelmiş geçmiş en iyi Türk eserleri arasında saydığım, Ali Arslan'ın "Ama Sevgi Kalmalı" ile "Serçe" adlı romanlarını okudunuz mu? Sen, ben, o, şu, bu, hepimiz aynıyız, yok aslında birbirimizden farkımız; bizi ayakta uyutuyorlar, ama otel parası veriyoruz. Silkinelim, kendimize gelelim, derim. Vinton Cerf denilen hergele sağ olsun, internet diye bir şey icat edilmiş. Elli civarında materyalist kitabı internetten indirerek okumuş biriyim; bunu hepiniz yapabilirsiniz. Marx, Lenin, Stalin, Politzer vs. ayırmadan, yaratıcı aklın ışığını gördüğüm ve hissettiğim her yere koştum, her zaman da araştırmaya devam edeceğim. Tabuları, dogmaları ve hurafeleri olan insanların ne demek istediğimi anlamasının zorluğunu, itiraf edeyim imkansızlığını biliyorum. Şu çağda dahi, yaratıcı düşüncenin önündeki en büyük engel dindir, diyebilir misiniz? O halde, düşünce özgürlüğünden bahsedilebilir mi? Velhasıl kelam, söylenecek o kadar çok şey var, ama kime? Ne demişler? Doğruyu konuşmak için iki kişi gerekir: doğru söyleyen ve doğru dinleyen. Ben doğruyu söylesem bile, bakalım siz doğru dinleyecek misiniz?
Nereden başladım, nerelere girdim, ben de anlayamadım. Neyse, tüm bunlara karşın yayınevlerine hayatlarının en büyük kıyağını geçeceğim. Ey saygın yayınevi, en başta da vurguladığım gibi sözüm sanadır, yayınevlerinin sahipleriyle yöneticilerini muhatap almıyorum, aç sayfanı, iyi dinle…
Borsamız, halen elli altı bin endeksin etrafında dönüp duruyor ve de herkesin malumu üzere tarihi zirvelerinde bulunuyor. Devir fırsat devri, bu defineyi bir daha göremeyebilirsin. Şu sıralarda halka açılmanda sonsuz yarar var, çünkü hak ettiğinden de fazla fiyata satılırsın. Halka açılmanın anlamını bilmiyorsan, herhangi bir aracı kurumun yetkilisinden bilgi alabilirsin. Gerçi sen gayri menkulsün, ama sahiplerini dürter misin, ne yaparsın, bilemem, sonuçta harekete geçirmen gerekir. Anonim şirket statüsünde olmanın dışında, yılın ikinci ve son dönemindeki bilançolarda bağımsız muhasebe kuruluşlarınca denetlenmenin ve de şirketle ilgili tüm bilgileri kamuoyuyla paylaşmanın haricindeki yükümlülükleri sermaye piyasası yetkililerinden öğrenebilirsin. Şirketin yönetiminde hiçbir değişikliğe yol açmayacak bir oranla, yani yüzde elliden aşağı bir rakamla diyeyim, halka arz yapılırsa, kasana koyduğun para yanına kar kalır. Böylece, sıfır maliyetli milyonlarca dolarlık kaynak yaratmanın dışında, muazzam reklamlarını da bedavaya yaptıracaksın. Çünkü şirketle ilgili haberler İMKB bültenlerinde yayınlanacağı için otomatikman binlerce yatırımcıya, gazete, dergi, internet ve televizyonlar kanalıyla ulaşacak. Mesela, Şenol Onay'ın "Fosyalistler" kitabı, bilmem kaçıncı baskısını yapmıştır, şeklindeki bir tanıtımını, yüzbinlerce kişiye, tek kuruş para ödemeden yaptıracaksın. Filanca kitabın yedinci baskısı kısa sürede tükendi, şeklindeki bir haber üzerine şirket hisselerinin kısa sürede tavan yapmasından büyük reklam olabilir mi? Henüz Türkiye'de halka açılan yayınevi bulunmadığı için, tahminlerin üzerinde ilgi toplayabileceğini de unutmayasın.
Akıllı ol, sözümü yabana atma, beni dinlersen deve yüküyle para kazanacaksın, ama bu iyiliğimi de unutma! Kazandıklarının bir kısmıyla beni transfer edebileceğini hatırlatmama gerek var mı? Muhtaç olduğun kaynak, borsaya kote olmandadır.
Yazdım, çizdim, kendimi paraladım, ama değdi mi? Hiç sanmıyorum. Bu yaşıma kadar her on Türk'ün yirmisinin dünyanın en akıllı insanı olduğunu ve hayatları boyunca tek bir hata yapmadıklarını gördüm. Haliyle, doğru şeyleri yanlış değerlendirdiğimi söyleyecekler. Yirmibirinci Türk'ten kaygılar…
Abdulmuttalip Onay abdulmuttaliponay@mynet.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
<#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 5.300 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.
|
İçimden geçiyor...
İçinden otobüsler geçiyor şehrin,
Vapurlar geçiyor.
İnsanlar geçiyor,
Yetişiyor, geç kalıyor, varıyor...
İçinden yaşamlar geçiyor, zaman geçiyor,
Anlar, sevgiler, hüzünler birikiyor...
Bir çeşme, bir köşede öylece bekliyor.
İçinden martılar geçiyor şehrin,
Denize hayat veriyorlar balıklarla.
İçinde camiler yaşıyor şehrin,
Minareleri kalem kalem ışıyor gecede...
İçinden yoksulluk geçiyor şehrin,
Gecekondular konuyor her gece,
Şehir her gece büyüyor...
İçinde şarkılar söyleniyor şehrin,
Cam kırıkları kalplere eşlik ediyor,
Barlarda her gece yalnızlıklar azalıyor,
İçinde alkol akıyor şehrin...
İçinden sokaklar geçiyor şehrin,
Sokaklarda çocuklar uyuyor
Ve tinerle ısınıyor geceleri.
İnsanlar çocuklardan korkuyor...
İçinde yürüyorum şehrin,
İçimden ıslık çalıyorum...
Seviyorum, korkuyorum, üşüyorum,
İçimden şehir geçiyor...
Aslı Sarıoğlu
Yazdırmak için tıklayınız.
|
| |
| |