 |
 |
 |
 |
|
22 Şubat 2008 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : KIRK YILLIK FAİZ OLDU MU SANA İŞLEM ÜCRETİ?!.. |
Merhabalar,
Son üç haftadır perşembe akşamları 32.gün'de din tartışılıyor. Dün gecenin sorusu "Muhafazakarlaşıyor muyuz?" du. Sorunun cevabı verilmiş zaten. Tartışılan ise nedeni. Gençleri bu konuda kafa yorarken izlemek güzel ama hâlâ neyi neden savunduklarını anlayamayan ya da anlamazlıktan gelen genç beyinleri görmek bir o kadar düşündürücü. Örneğin, dini gerekçelerle başını öreten genç kızlara "Neden kredi kartı kullanıyorsun, faiz yasak değil mi?" diye soran öğretim üyesini yuhalamak gibi bir meziyetleri var. Ve bunların hepsi erkek. Bu daha da dikkat çekici. Muhafazakarlaşmıyoruz, zaten muhafazakarız. Bulaç isimli coni hoca yalakası AKP'yi liberal demokrat, CHP'yi muhafazakar olarak tanımlıyor aynı programda. Yani bu memlekette dini istismar edip hasadını almak, mirasyediler gibi satıp savıp ekonomi iyi yaygarası yapmak, bir avuç beze özgürlük diye bağırıp diğerlerine kulak tıkamak liberallik ama 85 yıllık cumhuriyete, Atatürk ilkelerine, laikliğe sahip çıkmak muhafazakarlık. Başka söze ne gerek var, işte asıl soytarılar.
Söylemezsem çatlarım. Hele patronun verdiği son demeçle ekonomiyi göklere çıkarmasından sonra hiç dayanamam. Garanti Bankası'nın yeni bir bonus reklamı var radyolarda. Kartınızla tek seferde parayı ödüyorsunuz, arkasından cebinize bir mesaj geliyor, tamam derseniz dört eşit taksite bölebiliyorsunuz. Ne güzel değil mi? Halka destek böyle olur, helal olsun. Ama reklam devam ediyor. Dış ses "Aylık sadece 1,25 İŞLEM ÜCRETİ ödeyerek bu hizmetten yararlanabilirsiniz." diyor. Bankacılık sektörünün beş şartından biri olan FAİZ reklamda oluyor sana İŞLEM ÜCRETİ. İşte Türkiye'nin geldiği nokta burası. Türkiye'nin en ileri sayılabilecek bankası, kimbilir ne uğruna, AKP yönetimindeki memleketimde FAİZ dememek için İŞLEM ÜCRETİ diyor. Bunlar yakında vadeli hesaplara KÂR PAYI vermeye de başlarlar, dediydi dersiniz. Aranızda bankacılar epeyce çok biliyorum. Biri bana bunun açıklamasını yapabilir mi? Çekiniyorsanız eposta da gönderebilirsiniz, kabulümdür. Hepinize güzel bir hafta sonu dilerim. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan KAR YAĞIYOR |
|
Geceden beri kar yağıyor. Öğle üzeri bir ara kesiliyor ve güneş açıyor. Sonra yeniden yağıyor. Tam üç gündür ara ara kar yağıyor. Televizyonlar "beyaz afat yolları kesti" diyorlar. Sibirya soğukları ülkeyi baştan başa teslim almış. Sanki kışın ortasında kar yağması tuhaf, anlaşılmaz bir şeymiş gibi söylüyorlar. Birkaç gün sonra da kuraklıktan ve küresel ısınmadan dem vuracaklar. Karı lanetledikleri haber bültenlerini unutuverecekler. Okullar bazı illerde bir gün bazılarında iki gün tatil edilmiş. Kar yağıyor ve bütün kasabayı bembeyaz bir ferahlığa boyuyor. Doğa ana bütün beyazlarını yıkamış ve kurusun diye kasabaya üzerine sermiş gibi görünüyor. Üşüyorum ama içim hafifliyor. Yürüdükçe ayaklarımın altındaki yumuşaklığı bütün bedenimde hissediyorum. Ve inanılmaz bir rahatlama duyuyorum.
Kar yağıyor. Sokağın başında çocuklar kardan adam yapıyorlar. Kızlar yapıyor, erkekler bozmaya çalışıyor. Bir kaçı da naylon poşetler üzerine oturarak kaymaya çalışıyor. Kar çok yumuşak ve eğim yeterli gelmiyor. Poşetleri atıp kartopu oynayanlara katılıyorlar. Kızlar oğlanlarla oynamayı bırakıyor. Çünkü onlar kartopunu çok sıkıyorlar. Kardan adam yıkılıyor. Yeniden yapmaya başlıyorlar. Melike'nin yanakları elmalar gibi kıpkırmızı olmuş. Burnu da öyle… Saçları beresinden fırlayıp dağılmış. Üşüyor ama eve gidemeyecek kadar da çok eğleniyor. Yanlarından geçip gitmeden onlara kartopu atıp oyuna katılıyorum. Bunu bana pahallıya ödetiyorlar. Kulağıma, gözüme, boynuma hatta ağzıma bile kar doluyor. Hızlı adımlarla uzaklaşıyorum.
Kar yağıyor. Dıranaz'da otobüs kaymış diyorlar. Çeşmeyi geçtikten sonraki dönemeci tırmanırken geri geri kaymaya başlamış. Durduramamışlar, bereket ki dereye yuvarlanmamış. Yan yatıp karlara saplanmış. Öylece kalmış. İçindekiler ağlamaya, bağırmaya başlamışlar. Camları kırıp çıkmışlar. Arabada hiçbir şey yokmuş. Sadece muavin yaralanmış. Sabaha karşı kahve, çay servisi yapıyormuş. Otobüs kayınca elindeki termosu üzerine dökmüş. Elleri, bacakları yanmış. Yarın Boyabat'a geçecektik. "Sakın gitmeyin." dediler. "Sakın ha, canınızı yolda mı buldunuz? Kar lastiği falan kâr etmez. Aklınızı peynir ekmekle yemediniz ya."
Kar yağıyor. Gece buza da kesmemiş. Hatta sabaha karşı birazı erimiş bile. Gemiler limanda kıpırtısızca bekliyor. Sarıasmalar şehre inmiş. Parktaki ağaçların köklerini eşeliyorlar. Ne kadar çok kuşları düşünen insan varmış? İşte bu kasabayı bunun için seviyorum. Merhametlidir bizim insanımız, düşünceli… Geçtiğim bütün sokaklarda karları kürenmiş ve ekmek kırıntıları serpilmiş yerler görüyorum. Kuşları sevenler insanları da severler gibi bir genelleme elbette yapmayacağım. Çünkü kuşları sevmeyenler de kedileri, insanları ya da ne bileyim çiçekleri sevebilirler. Gemileri, kedileri, beyaz örtü altında soluklanan yokuşları ve ağaçların dallarında şehri suskun gözlerle seyreden kar yığınlarını da sevebilir.
Kar yağıyor. Neredeyse dördüncü gün bitecek. Ara ara, iri parçalar savurarak kar yağıyor. Son atımlık barutunu da sokaklara saçar gibi tek tük… Adım gibi eminim. Yarın rüzgâr çıkacak. Sahilden başlayarak adaya doğru beyaz örtüyü parça parça yırtıp, silip süpürecek. Kütüphane ile parkın arasında kalan sahilin suları bulanacak. Sokaklarda sadece belediyenin tuz niyetine attığı iri çakıllı kumlar kalacak. Birkaç gündür kapıların önünde çakılı kalan bütün otomobiller yeniden yollara dökülecek. Gözlerimiz güle, oynaya kartopu oynayan çocukları arayacak.
Kar yağıyor. Önümde duman gibi bir örtü var. Bir iki sokak sonrası görülmüyor. Zeytinlik'e giden yolu kesen filmciler dizi çekiyor. Etraflarında meraklı ama seyrek bir kalabalık toplanmış. Görevlilerden biri "Nereye gidiyorsun kardeşim? Yol kapalı görmüyor musun?" diyor. "Evim işte şu sokakta ama," diyorum. Sanki kötü bir şey söylemişim gibi yüzünü ekşitiyor. Azıcık göstermelik acemi bir öfke takınıyor. Şimdi tersleyecek ve atışacağız diye düşünüyorum. Suratının ifadesini bir kez daha değiştiriyor. Tamam, çabuk geç, çabuk hadi," diyor. Sanki babasının tarlasından yer bağışlıyor. Canım sıkılıyor ama akşam akşam uğraşmak istemiyorum. Yürüyüp sokağın yukarısına doğru yoluma devam ediyorum.
Tam dört gündür kar yağıyor. Her sene bu karlı manzarayı unuttuğumu, sokaklar yeniden beyaza boyanmadan anımsayamadığımı düşünüyorum. Keşke fotoğraf makinemi çıkmadan alsaydım diyorum. Tam üç gündür bunu sürekli yineleyip her sokağa çıkışımda yeniden unutuyorum. Eve dönmeden Şeçkin ekmek fırınına uğruyorum. "Bana bir kara, bir de normal ekmek ver," diyorum. Kapının önüne yine çocukları görmeyi umuyorum. Sadece belden yukarısı kopmuş, kafası ezilmiş kardan adamı yerde yatarken buluyorum. Ekmekleri duvarın üzerine bırakıp kardan adamı birleştiriyorum. Kafasını yerine yerleştiriyorum. Kavgadan yeni çıkmış bıçkın bir delikanlı gibi bana bakıyor. Kuşlara biraz daha ekmek ufalıyorum. Duvarın arkasına saklanıp bekliyorum. Ama kuşlar sanki gizlendiğimi biliyormuş gibi davranıp hemen gelmiyorlar. Sıkılıp eve giriyorum.
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          3 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
Kahveci : Hamdi Topçuoğlu |
ENGİNAR DOLMASI
Hüseyin Burmalı, emekli olduktan sonra, tüm zamanını evinin bahçesine adamıştı. Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneğine üyeydi. Aidatlarını hiç sektirmez; ama cuma namazlarında bile pek görünmezdi. Emeklilik günlerini kahveyle cami arasında geçiren arkadaşları:
- Be Müslüman, yaşın kemale erdi. Hiç değilse cumaları aksatma, dediklerinde:
- İnşallah, der geçerdi.
Kuyucak'ın dağ köylerinden kopup gelmişti bu kömür kasabasına. Halim selim bir adamdı. Ömrünce ne gönül koymuş ne de gönül kırmıştı. En kızdığı zamanlarda bile sesini çıkarmaz, döner giderdi. "Neden sesini çıkarmıyorsun?" deseler, "Haklıysam, zaman haklı olduğumu gösterir." der geçerdi. Haklılığı çıkınca da karşısındakine: " Bak ben haklıymışım" deme gereği duymazdı.
Buralardaki Türkler, her ramazanda, devletin gönderdiği görevlilere iftar yemeği verebilmek için adeta yarışırdı. Evini barkını yurtta bırakıp gelen görevliler, bu davetlere pek sevinirdi. Yurtta hiç camiye uğramamış, oruç tutmamış olanlar bile ramazanda orucunu tutar, namazını kılar, bu davetlere katılırdı.
Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği, ramazana on beş - yirmi gün kala panoya bir kâğıt asar; isteyenler, görevlileri ağırlayacağı günün karşısına adını yazardı. Ancak görevlileri öyle her isteyen yemeğe alamazdı. Önce dernek yöneticileri ve sözü geçenler seçerdi günleri. Hanımların istediği günü alabilmek için ağız dalaşı bile yapılırdı. Geri kalan günler, derneğin uygun gördüğü kişiler arasında paylaştırılıverirdi.
Hüseyin Burmalı, ramazanlarda orucunu tutar, teravihlerini kılardı; ama şimdiye dek bu davet yarışına hiç girmemişti. Bu ramazana birkaç ay kala hanımı: "Biz de davet verelim. Konu komşu, siz nasıl Müslümansınız, haliniz vaktiniz de yerinde, diyorlar." demeye başlamıştı. Önceleri hanımını duymazlıktan gelmişti. Ancak onun: "Ben de şöyle hünerlerimi gösterecek güzel bir Ege sofrası hazırlamak istiyorum" demesiyle hanımlar arasında bir şeyler geçtiğini düşünüp görevlileri davet etmeye karar verdi.
O hafta cuma namazına gitti. Uzun zamandır kendisini göremeyen dernek başkanı, hemen ellerine sarıldı. Ramazan girmeden dernek genel kurulunun yapılacağını, oyunu kendisine vermesini söyleyince Hüseyin Burmalı da isteğini söyleyiverdi.
Böyle bir istek başkanın canına minnetti. Ancak söylemeden de edemedi:
- Emrin olur, istediğin günü sana ayırırım. Ancak sen de camide biraz daha sık
görünüver, cemaat lâf etmesin.
Pek sevinmişti. O günden sonra işi sağlama bağlamak için vakit namazlarını bile kaçırmamaya gayret etti.
Hüseyin Burmalı, evinin bahçesinde her türlü mevsim sebzesini yetiştirirdi. Bahçenin bir köşesine elleriyle kurduğu serayı özellikle farklı uluslardan komşularına göstermekten çok hoşlanırdı. Çünkü serada, Ege'den getirdiği çiçekler, sebzeler vardı. Onları gösterirken: "Bunlarla uğraşırken kendimi oralarda hissediyorum" derdi.
Daha bir ay vardı davet gününe. Baklalarda henüz çiçeklenme yoktu; ama enginarlar
davet gününe belki yetişebilirdi. Davetlilere eşi, bol tere otlu bakla pişirse, yanına da enginar dolması... Hanımının yaptığı enginar dolması da harika olurdu. Parmaklarını yerdi konuklar.
Gün boyu serada enginarların, baklaların gözüne bakıp iftara yakın eve dönüyordu. Mutsuzdu. Enginarların davet gününe yetişmeyeceğini düşünüyordu.
Hanımı bu mutsuzluğu anlamakta gecikmedi.
- Aman adam, dedi, düşündüğün şeye bak. Eller ne koyuyorsa sofraya, biz de onu koyarız. Allaha şükür her şeyimiz var.
Hüseyin Burmalı, hanımının hiç de alışık olmadığı bir tonla:
- Hiç olur mu, dedi, kırk yılın başında görevli ağırlayacağız. Benim yetiştirdiğim
ürünlerle hazırlanmalı sofra. Sen hünerlerini gösterebilmelisin. Hem konuklara özledikleri memleket yemeklerini sunsak daha iyi olmaz mı?
Hanımı:
- Merak etme sen, senin yüzünü hiç kara çıkardım mı, diyerek yatıştırdı kocasını.
Bir sonraki gün görevlilere iftar verme sırası Hüseyin Burmalı'daydı. Dernek başkanı:
- Hüşeyin Amca, hocalar yarın sende. Güzel ağırlayacağından hiç kuşkum yok, derken
onun aklı seradaki enginarlardaydı. Enginarların kesimi için en az on beş gün daha gerekirdi. Keşke ramazanın son günlerine yazdırsaydım adımı diye geçirdi içinden; ama olan olmuştu bir kez.
Achen, buraya en yakın Alman şehriydi. Orada, büyük marketler vardı. O marketlerden birinde bulurum nasıl olsa diye düşündü. Sabahleyin kimselere haber vermeden arabasına atladı, Achen'ın yolunu tuttu. Gün devrilene dek tüm Türk ve Yunan marketlerini, manavlarını dolaştı; ama hiçbirinde enginar bulamadı.
Bu kadar çok aradıktan sonra eve, enginarsız dönmeyi istemiyordu. Evden çıkarken, orada bulamazsam Köln'e geçerim diye düşünmüştü. Öyle yaptı. Köln'e vardığında ikindi olmuştu. Bildiği birkaç yere baktı, bulamadı. Açlık iyice başına vurmuştu.
"Kısmet değilmiş, dön!" dedi kendine.
Arabaya bindiğinde içinde tanımsız bir kırıklık vardı. Keşke biraz daha arasa mıydı?
Kaçıncı caddeyi geçtiğini unuttu. Kentten çıkıyor muydu, yoksa kent caddelerinde tur mu atıyordu, farkında bile değildi. "Afrodisyas Market" tabelasını görünce içinde bir umut belirdi. Arabasını alelacele bir yerlere park edip markete koştu.
Manav çalışanı genç kız güler yüzle:
- Yok, dedi.
Tam kapıdan çıkacaktı ki, döndü:
- Sahibi kim buranın, diye sordu genç kıza.
- Herr Yorgo…
Manavın arka bölümünden çıkan adam Rum ağzı Türkçeyle:
- Buyurun, dedi.
Hüseyin Burmalı, Belçika'dan buralara enginar almaya geldiğini; ama bulamadığını, anlattı bir çırpıda. Yorgo, şaşırdı. İkisi de yaşam öykülerini anlatıverdiler ayaküstü.
Yorgo'nun ailesi Kuyucak taraflarından mübadelede Selanik'e göç etmişti. Yorgo, Selanik'te doğmuştu. Ama hangi işe girdiyse başarılı olamamış; Almanya'nın yolunu tutmuş, buralarda tutunmaya çalışmıştı. Babası ölünce de annesini yanına almıştı.
Hüseyin Burmalı, sanki bir eski dostu bulmuş gibi sevinmişti; ama yolu uzundu. İzin istedi, kapıya yöneldi. Yorgo:
- Bir dakika, bekleyin, deyip dükkânın arkasına geçti. Birkaç dakika sonra kucağında
dört iri baş enginarla döndü.
- Annem zeytinyağlı enginarı çok sever, onun için getirtmiştim. Size vermeyi önerdim, kabul etti, dedi.
Hüseyin Burmalı, çocuklar gibi sevindi. Nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. Elini cebine attı. Cebinden çıkan tüm paraları, Yorgo'ya uzattı. Yorgo, gülümsedi.
- Annemin hediyesi, dedi. Evde hamile biri mi var?
Hüseyin Burmalı güldü, başını öne eğdi.
Eve döndüğünde iftar vakti çoktan geçmişti, Bütün aile telaşla kendisini bekliyordu. Onu kucağındaki enginarla görünce hiçbir şey söylemediler.
O gece, çok huzurlu uyudu. Sabahleyin kalkar kalkmaz seraya gitti. Baklaları tek tek inceledi. Emzik dediği birkaç küçük bakladan başka bakla bulamadı. Hiç değilse bir pişirimlik olsa öyle sevinecekti ki.
- Varsın bakla yemeği de olmayıversin. Nasıl olsa enginar dolması var. Bir de bakla yaprağı salatası koyduk mu, sofranın görünümü bile iç açar.
Baklaların, rokalardan, maydanozların en güzel yapraklarını seçe seçe topladı.
Eve döndüğünde eşi ve gelini mutfakta hazırlıklara başlamıştı. Enginarların yapraklarını ayıklayan gelinine seslendi:
- Aman ha kızım! Sen iyi yemek yaparsın biliyorum; ama ben yine de söyleyeyim. Kart yaprağı kalmasın, bol limonlu suya yatırın.
Eşi, onun böylesine mutfağa karışan biri olmadığını bildiğinden şaşırdı.
- Bey, bey! Benim gelinim ne yapacağını bilir, çık bakayım dışarı, dedi.
Eşinin bu uyarısına ulak asmadı. Bir şeyler daha söyleyecek oldu. Gelin, biraz yüksek sesle: "Baba!" deyince kapıya yöneldi. Kapıdan çıkarken dayanamadı. Dönüp:
- İçindeki tüyleri iyi temizleyin, acı olur sonra, demeden alamadı kendini.
İftara on - on beş dakika kala, oğlu, iki din görevlisi ve iki öğretmeni alarak geldi. Konuklar, bahçeyi görünce şaşırdılar.
İmam: "Maşallah, Hüseyin Efendi!" dedikçe, diğerleri de övgülerini esirgemediler. O, övgüleri duydukça gururlandı. Konuklarını seraya yönlendirdi. Seranın içi yoğun gübre ve nem kokuyordu. İçeri giren iki dakikada dayanamayıp:
"Maşallah, maşallah!" sözleriyle kendisini dışarı attı.
İftara üç beş dakika kala sofraya oturuldu. Kâselerde, buğusu tüten yeşil sıvı konukların garibine gitmişti; ama kimse ses çıkarmadı.
Yerel radyodaki Türk sunucu ezanı yayımlamaya başlar başlamaz, imam kısa bir sofra duası yaptı, bismillah deyip kâseden bir kaşık aldı. Çorba daha midesine inmeden de sordu:
- Bu nedir, Hüseyin Efendi?
Hüseyin Burmalı, hanımına baktı. Hanımı, bahçeden topladığı kereviz, pırasa ve
ıspanakları ayrı ayrı haşladığını, mikserlerden geçip süzgeçlerde süzdüğünü; içine biraz da tereyağı koyduğunu, sağlığa ne kadar yararlı bir çorba olduğunu anlattı. Konuklar dinler göründü. Kimisi karabiber, kimi pul biber ekleyerek içti çorbasını.
Hüseyin Burmalı gelini kâseleri toplarken seslendi:
- Getirin bakayım, şu enginarı!
Her tabağa bir enginar dolması yerleştirmiş, çevresine de iki dal maydanoz ve bir kaşık bakla salatası koyarak tabakları süslemişlerdi. Tabaklar gerçekten güzel görünüyordu.
Evin oğlu, ilk tabağı imamın önüne koydu. İmam, tabağa doğru yüklendi; ama eli tabakla ağzı arasında öylece kalakaldı:
- Hüseyin Efendi, bu ne?
Hüseyin Burmalı, imamın sesindeki şaşkınlığı fark etmedi. Eseriyle övünen bir sanatçı edasıyla anlattı:
- Hocam, sizler memleket yemeklerini özlemişsinizdir diye yaptırdım bu enginarı. Afiyet olsun. Gerçek bir karaciğer dostudur. Sağ olsun hanım da pek güzel yapar.
İmam çatalıyla yaprakların arasındaki kıymalı pilavdan almaya çalıştı; ama çatalın üstünde kalan birkaç pirinç tanesini ağzına götüremeden döktü.
- Ya bismillah, çekti.
Sanki bu da nereden çıktı der gibiydi. Sağına soluna bakındı. Önündeki su bardağına
uzanırken sofradan kalkmayı düşündü. Sonra tabağını aldı. Arkada hizmet etmek için bekleyen delikanlıya uzattı.
- Yavrum, dedi, bilinmedik aş ya karın ağrıtır ya baş. Alıver benim tabağımı. Başka bir şeyler varsa yiyelim; değilse bize izin.
Diğer konuklar da peş peşe uzattılar tabaklarını.
Hüseyin Burmalı, teleğine saçma değmiş güvercin gibi yalpaladı. Gözleri doldu.
Ümüğüne dolan kocaman yumruğu yutmaya çalıştı. Konuklardan hiçbiri onun durumunu anlamadı. Karısı, mutfağa koştu. Göz açıp kapayana dek bir kocaman tencereyle geldi. Tabaklara bulgur pilavı ve etli nohudu servis ederken öğretmenlerden biri:
- Kusura bakmayın, ben hiç enginar görmedim, nasıl yenileceğini bile bilmem,
deyince;
- Ağzına sağlık hocam, diye söze katıldı genç din görevlisi. Biz bulgura, nohuda kaşık sallamadıkça doymayız.
Hüseyin Burmalı, yemek boyunca ağzını açmadı. Onun, o günden sonra ne camiye gittiğini, ne kahvede oturduğunu gören oldu.
Hamdi Topçuoğlu egerem@yahoo.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen Her yerde kar var |
|
Artık tam tamına 62 adet çocuğum var. Geçen haftasonu için yaptığım organizasyonla bu çocukları kar kış demeden, kendi başlarına büyüyebilsinler, ayakları üzerinde durabilsinler diye yerlerine yerleştirdim. Şaraplık üzüm fidanlarımdan sözediyorum. En az 3-4 yıllık bir süre beni bekliyor çocuklarımdan verim alabilmem için. Beklerim, yeter ki onlar sağlıkla büyüsün, bol bol üzüm verebilsinler. Tam 16 tane B ( Boğazkere ), 15 tane C ( Cabernet Sauvignon ), 15 tane M ( Merlot ), 15 tane de S ( Syrah ) var. Aralarına 1 adet yemelik üzüm Misket diktim. Yaz gelince inşallah üretim tesislerine de el atacağım. Abartmıyorum, sadece 560 Lt. hedefim var. Şişesine 0,70 Lt derseniz, 800 şişe yapar, size de yeter bana da inanın...
Fidanlarımın dikim işleri de kazasız belasız bitince, geçen Pazar günü düştüm İstanbul'un dönüş yollarına. Akhisar'a gelince etraf yavaş yavaş beyazlanmaya başlamıştı bile. Bir şarkı geliverdi dilimin ucuna : "Her yerdeee kar var". "Olsun" dedim içimden, "Benim de zincirim var". Radyoyu kurcaladım eFeM FM. Balıkesir'e yaklaştıkça gerçekten de yolun her yeri kar olmaya başladı, hatta kar olmayan yer kalmamıştı. Oflaya puflaya araba sağa çekile, olmadı yana yakıla, zincirler çaresizlikten derhal takıla ..! İyi de daha önce zincir takmamışım, hatta nasıl takarlar gibilerinden bakmamışım bile. Bir yandan şaşkın ördek gibi etrafıma bakınıyorum, bir yandan da havuz problemi gibi zincirleri nasıl takacağımı hesaplamaya çalışıyorum ( Kafasında koca bir soru işareti eşliğinde saçlarını mıncıklayan karikatür adamı pozunu da vermeyi asla ihmal etmiyorum ). Bu pozumdan etkilenmiş bir kamyoncu bitiverdi yanımda, zaten zincir takma fikri ne kanımda ne de canımda. "Hay ellerine sağlık !" sözcüklerim eşliğinde takıverdi şıpın işi. Dikkatle gözledim aslında ama becerefobi ( beceriksizlikten ötürü duyulan korku ) var işin içinde...
Radyo çekmedi ya dağların arasında, varsın olsun Balıkesir'e ne kaldı ki şunun şurasında. Balıkesir'in içine girmeden çevreyolu üzerinden Susurluk yoluna bağlanacağım ki o da ne ? durduk. Daha doğrusu herkes durmuş. Derhal saatime bakıyorum, umarım gece ayazına kalmadan Yalova yokuşunu geçerim diye. Süpürgelik dedikleri bir yer var ki; yıllar önce 7 dakikalık yolu 7 saatte geçmiş idim. Kıpırdamıyor trafik. Radyo çalışmaya başladı ama benim keyfim iyiden iyiye kaçtı. Saatler geçiyor ama trafiğin gıkı çıkmıyor. Bir de ne olmuş bilebilsek, yok, mümkün değil, zaten bir problem varmış, peki neden çevreyolunun başında önlem alınmaz bir türlü anlamıyorum. En azından; "Susurluk yolu kapalı, haybeye gitmeyin, sizi şehrin içine davet ediyoruz" diyen bir yönlendirme olamaz mıydı ? Bir yandan Alo-155'e bir yandan KGM'e ( Karayolları Genel Md.lüğü ) açtığım sayısız telefon işe yaradı, Balıkesir yoluna dönebilme şansı doğdu. "Kaderde Balıkesir'de bir gece konaklamak varmış" diyerek daldım şehrin içine. Oteller karaborsaya düşmüş, fiyatlar da kardan almış başını üşüşmüş. Tam bir Türkiye resmi, fırsatlar ülkesi, madem her yerde kar var, o zaman çıkar olmalı. Günlerden Pazar olsa da, oto sanayi kapılarına kilit vurulsa da, karlı bir durumu çıkarlı bir duruma dönüştürmeyelim diyenler düşmüş yollara. Zincirler kapış kapış satılıyor, ayağınıza kadar hizmet, "Acaba 2 tane de arka lastiklere taktırsam daha mı iyi olur ?" diye kendime sormadım değil hani ..!
Balıkesir sokakları karlar altında. Sora sora Bağdat bulunurmuş, boş otel mi bulunmaz, buldum bir tane işte ! Şimdi sırada zilliği kırmak var, zira öğlen yemeği de yememişim, karnım zil çalıyor. "Otelin arka sokağında güzel bir lokanta var" dedi otel görevlisi. "İyi de, içki var mıdır ?" dedim, "Yok !" dedi "Ama istersen karşı büfeden birşeyler alırsın, odanda içebilirsin" diye eklemeyi de ihmal etmedi. Dediği gibi yaptım ve yattım, sıcacık odada günün yorgunluğunu ve stresini attım. Rüyamda Susurluk yolu yine kapalı idi, açtırmak için epey mücadele ettim, yorulmuşum, uyandım, meğer gözüm açıkta kalmış, kapattım.
Sabah kahvaltısında mis gibi bir omlet istedi canım. Telefon önümde duruyor, ellerim tir tir titriyor, acaba Susurluk yolu açılmış mıdır ? "Uğraşıyoruz, 1-2 saat içinde açılacağını tahmin ediyoruz, siz yine de bizi aramadan yola çıkmayın" dediler. Pazar gününden kalma Cumhuriyet Dergi'min bulmacası var nasılsa ! Yola da yarım yamalak çıkmış olayım diye düşünüp, Balıkesir çıkışındaki o büyük çarşıya gittim. Bir sabah kahvesi bir de bulmaca, var mı benden keyiflisi, bir de yol açılsa. Telefon saati geldi, yine titreyen ellerle sarıldım tuşlara; "Yarım saattir açık Susurluk yolu" dediler, bastım gaza. Lakin kamyon gazı haline gelmiş arabanın gazı. Seyir hızı 20 km. Çaresiz, yolun altı buz, üstü cız, şöförlerin çoğu huysuz mu huysuz. "E be uyuz, neden sollamak istersin beni ? Görürsün birazdan ebeni" dedim o buzlu yolda beni sollayan hergeleye. Nitekim biraz sonra ebesi ile beraber yoldan çıkmış arabanın köşesinde nasıl da çaresizlik içinde dertlerşiyorlardı. Saatler sonrasında Susurluk'a geldim ve fakat ne ayranı düşünebiliyorum ne tostu. Aklım takıldı Yalova'nın süpürgelik yokuşuna. Sonunda; Alo-155 de sinirlendi; "Kardeşim, bütün yollarımız açık, tek tek sormayın" dedi ve benim daha fazla kontür harcamamı da bir anlamda önledi.
Korka tırsa karşıma çıktı Yalova'nın süpürgelik yokuşu. Kardan, açlıktan üşümüş gördüm o minik kuşu. "Emniyet kemerini tak !" dememe de gerek kalmadan aldım yolcuyu şöför koltuğunun yanına. Kaloriferin sıcağı ile toparlamaya başladı. "Yolculuk nereye ?" dedim, cevap bile vermedi. "Yalova'ya mı ?" dedim, "Kim takar Yalova Kaymakamı'nı ?" gibi cik cik ötmeye başladı. "Terbiyesizlik yapma" dedim. "Zaten o cümlenin de kıymeti harbiyesi kalmadı, Yalova artık il oldu, Kaymakam'dan büyük Vali geldi" dedim. Sahiden de Vali durur iken Kaymakam'a kim bakar ? Nereden de bilmişler Yalova'nın birgün il olacağını ? Gülüşmeye başladık, daha doğrusu ben güldüm, o ise öttü. Yalova-Pendik feribot saati 20:15 imiş, "Yetişir miyiz ?" diye sordum, "Ya feribotun adı RTE ise ?" biçiminde cikledi. En sevmediğim yalakalıklardan birisidir bu yaşayan bir kişinin adını ota, feribota vermek, ne büyük saygısızlıktır. Tartışır iken 20:15 feribotunu kaçırdık, bir sonraki 21:30 imiş. "Beklerken birer kadeh alır mıyız ? Hem de laflarız memleket meselelerinden, mesela merak ediyorum ONAYLAYACAK mı ?" dedim. "Ciiik cik dışında bir cevap alabileceğime inanmıyorum ama ..." diye de ekledim. Evirmece çevirmece, buz üstünde kaydırmaca :
Onaylayacak...
Oy yalanacak... Oy yakala can... Oyala yak can... Yan yola caka... Ya koca yalan...
Ya ocak yalan... Ya onca yalak... Ya anca kolay... Ya ancak olay... Olay kanca ya...
Olay canak ya... Olay can yaka... Olay cankaya... Oyla cankaya... Ayol cankaya...
Onaylayacak...
Çıkar var mı; var ! Kar var mı; var ! Hem de; "Her yerdeee kar var..."
asesen@kahveciyiz.biz
| | |
| |