 |
 |
 |
 |
|
2 Mayıs 2008 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : Muammer Güler Emekçi Ağlar!.. |
" Kahraman Türk Polisi, Mehmetçiği aratmayacak bir şekilde Taksim'i "Ayak Takımı"ndan korudu.
Sabahın erken saatlerinden itibaren bayram kutlamak bahanesiyle Taksim'i işgale yeltenen "Ayak Takımı", Kahraman Türk Polisinin göğsünü siper ederek aldığı önlemlerle püskürtüldü. Taksim'i yıkmak, Türkiye'yi bölmek amacıyla atılan sloganlara, Kahraman Polisimiz kurşun yerine kan renkli basınçlı su ve biber gazı kullanarak cevap vererek öldürme ve yaralama niyeti olmadığını cümle aleme gösterdi. Hatta yaralıları Şişli Etfal Hastahanesine ittirerek bir an evvel tedavi edilmelerini sağladı. Acil servis önüne yığılıp bir türlü içeri girmeyi beceremeyen "Ayak Takımı" atılan gaz bombalarıyla içeriye sokularak tedavilerine bir an evvel başlanması sağlandı.
Hükümet sözcüsü, Türkiye'yi ve Taksim'i provokatörlerden korumak ve kollamak amacıyla yönetime el konulduğunu belirterek, uçaklarla şehre uzak illerden polis takviyesi yapıldığını, polise 5000 adet yeni biber gazı bombası verildiğini, copların cilalandığını, robocop kıyafetlerinin yağlandığını, polisin coplarını "Ayak Takımı"nın kafasına, sırtına vurarak çıkardığı seslerle 1 Mayıs'ı her zamanki coşkuyla kutladığını bildirdi. Hükümet sözcüsü, K.Evren'in deneyimlerinden yararlanmak amacıyla Marmaris'e bir heyet gönderildiğini ve önlem almada bu deneyimlerden fazlasıyla yararlanıldığını da sözlerine ekledi. "
...
Yukarıdaki sanal haberi 1 Mayıs kutlama(!?) görüntülerini izlerken yazdım. Yazdım çünkü birtakım yalakaların benzer haberleri yayın organlarında defihacet organlarından rahatlar gibi yayınlayacaklarından eminim. İçinde bir nebze vicdan, bir gram ahlak ve bir tutam akıl taşıyan insanların görünen köyü es geçmeyeceklerinden de eminim. Olan bitende parmağı olan, faşizmi küllerinden yeniden yaratan, ceberut devlet anlayışını hakim kılmaya çalışan, unutmaya çalıştığımız Devlet Terörünü bize yeniden hatırlatan tatlı su demokratlarını ve onların yalakalarını şiddetle kınıyorum.
Orantılı güç kullanılacak diye demeç verenlerin, yellenmekten başka gaz çıkarma şansı olmayanlara biber gazı, tükürükten başka fışkırtacak şeyleri olmayanlara basınçlı su, el kol hareketine cop, yerde yatan kıza tekme, taş atana panzer kullanan Kahraman Türk Polisine hangi orantılı cezayı vermeyi düşündüğünü bir öğrenmek istiyorum.
Şimdi bir soruya daha cevap vermeniz lazım; "Bu önlemleri alarak neyi nasıl önlediniz? Taksim'i kutlamalara açsaydınız bundan daha mı iyi yoksa daha mı kötü olacaktı?" Ben vereceğiniz cevapları biliyorum ama gene de soruyorum. Tüm iyi niyetimle belki diyorum, belki içinizden birileri bir özeleştiri yapmaya cesaret edebilir, hatta biraz utanıp istifa eder, defolup gider, hepsi bu.
Kendinizi tekme ve coptan koruyun, esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan MOR SALKIM, FİLBAHRİ VE İŞÇİ BAYRAMI |
|
- Elli lira vereceksin, akşama.
- Yüz lira vereyim istersen ama niye?
- Sorma işte, elli lira ver sen.
- Yanımda yok ama şimdi.
- Bu yüzden akşama dedim ya zaten.
- Tamam akşama veririm.
- Ha şöyle yola gel.
- Tamam ama niye vereceğim? Elli lirayı ne yapacaksın?
- Sizin balkonda mor salkım var mı?
- Var, akşamları birde güzel kokuyor ki sorma gitsin.
- İşte elli lira onun için. Salkım parası.
- Salkım parasını da ilk kez senden duydum. Otomatiğe eyvallah. Merdivenleri yıkayan kadına da vereyim. Ama mor salkım parası nerden çıktı?
- Mor salkımı ben dikmedim mi bahçeye?
- Evet diktin.
- Bizim kata bir faydası var mı?
- Siz aşağıda kaldınız, salkım yukarı çıktı.
- Salkım benim sefasını siz sürüyorsunuz. Her yıl komşulardan elli lira salkım parası alacağım. Bana ne? Vermezseniz kökünden keserim. Salkım benim değil mi?
- Tamam, tamam kesme, elli lira vereyim. İstersen yüz lira da veririm. Sana helal
hoş olsun.
Gülüşüyoruz ve Zehra ablam evine çıkıyor. Akşam yaklaşırken hava on dakikada bir değişiyor. Bir ara yağacak gibi kapatıyor ama sonra yine parçalı bulutlu alaca bir güneş çıkıyor. Çıkması ile bulutların arkasına saklanması bir oluyor. Sonra yeniden bulutların ardından çıkıyor, sonra yeniden kayboluyor. Bizim sokaklar aydınlıkken hastanenin altındaki sokaklar gölgede kalıyor. Sonra bizim sokak gölgelenirken Kaleyazısı güneşin altında canlanıveriyor.
Mor salkım bu sene tam bir göz ziyafeti sergiliyor. Zemin kat hariç dört katın balkonlarını ve balkonlar arasında kalan boşlukları bayram yerine çeviriyor. Beyazdan mora doğru yumuşacık geçiveren renkleriyle büyüleniyorum. Çiçeklerde iri siyah eşek arıları dolaşıyor.
Mor salkımın ilkyaz şarkıları söylerken peşinden filbahrinin çiçekleri yapraklara kar taneleri ilişmiş gibi patlamaya başladı. Eski ve yaşlı dallar daha erken açıyor. Bunu her sene böyle. Sonra çiçekler bir hafta içinde yukarılara tırmanıp bütün bitkiyi sarıyor. Bir şey daha dikkatimi çekti. Filbahriler yağmurdan sonra kokmuyor. Sanki su güzel kokusunu yıkayıp götürüyor. Bir süre yeniden kendisini mayalaması gerekiyor. Altı, yedi saat sonra yeniden kokmaya başlıyor. Özellikle sabaha karşı ve akşamın ilk saatlerinde kokusu bütün sokağa yayılıyor. Ben en çok ıhlamur, akasya ve filbahri kokusunun birbirine karıştığı zamanları seviyorum. Öyle akşamlarda iliklerime kadar yaşam sevinci doluyorum. Kuş gibi hafifliyor ve elimde değildir ,şarkılar mırıldanıyorum.
Kapının önünde yine kendimi unutup şarkılara ve çiçeklere dalmışım. Akşam yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamış. Komşum Muharrem bey işinden dönüyor. Pek keyfi yok. Belli ki günü kötü geçmiş.
Selam verdi, yanımda durup soluklandı.
- Yorgun görünüyorsun.
- Yorgun değilim sadece canım sıkkın.
- Boş ver, öyle her şeye canını sıkma. Şu çiçeklere bak.
- Ha, çiçekler, evet evet çok güzeller.
- Sana torpil geçtim haberin yok.
- Ne torpili?
- Herkesten mor salkım parası istedim. Ama sen adamımsın, sana beleş.
- Yok , yok boşuna uğraşma. Hiç gülecek halde değilim.
- Hayırdır ne oldu?
- Ne olacak, devlet baba sabahtan beri işçileri dövüyor.
- Nasıl yani, benim hiçbir şeyden haberim yok.
- Bana kalırsa en iyisi sensin zaten. Aldırmaman ne güzel? Çiçek, böcek mis gibi oyalanıp gidiyorsun.
- Ciddi söylüyorum bak haberim yok. Devlet baba işçilerden ne istiyormuş kine?
- Bu gün 1 Mayıs ya, işçiler taksim meydanına çıkmak istemiş.
- Çıksınlar ne olacak?
- Devlet baba izin vermemiş. Binlerce polisi meydanın etrafına dikmiş.
- Hayda, çıksalar ne olacak ki?
- Bir şey olacağından değil, devlet baba bir kere yasak demiş işte. Ötesi berisi yok.
- İsteyen meydana çıksın, isteyen minareye, inatlaşacak ne var?
- İşler senin bildiğin gibi değil. Sendikalar Taksim'e çıkmaya çalışmış. Devlet baba çıkarmamış, vermiş copu, gaz bombasını. Öfkeden de gözü dönmüş. Hastanelere bile gaz bombaları atmış.
- Hastanelerden ne istemiş?
- Hastane sokağında eylemciler varmış. Sanırım onlara diye atmış.
- Senin canın niye sıkılıyor? Sen işçi değil, memursun. En azından bu gün memurları dövmemişler.
- Benim canım bu öfkeye sıkılıyor. Sanki polis düşmanı püskürtüyor. İşgal kuvvetlerine karşı sokakları savunuyor. Birde hevesle, istekle saldırıyor ki görmelisin?
- Boş ver sıkma canını. Bu her sene oluyor. İyice alıştık artık.
- Elimde değil. Alışamadım bir türlü. Her sene 1 Mayıs, İşçe Dövme Bayramı.
Söyleyecek söz bulamıyorum. Muharrem bey, bu konuşmadan zerrece rahatlamadı. Canı sıkkın evine çıktı. Ben de söylediklerime üzüldüm. Memurları dövmemişler ya… Bunu söyleyerek resmen patavatsızlık ettim. Memuru, işçisi, teknisyeni, doktoru mu var? İnsanların dövülmesinin şakası mı olur?
Filbahri ve mor salkım yavaş sokağa belli belirsiz bir koku yaymaya başladılar. Gün batımından az önce. Ilık bir rüzgar çıktı. Aklım dövülen işçilere takıldı. Ben çiçek, renk, koku, rüzgar ve akşam derdindeydim. Duyarsızlığımdan utandım. Devlet baba çiçek sevebilir mi acaba? Bilirim öğrenci sevmez, işçi sevmez, memur sevmez ama. Devlet baba bir gün polislere filbahrileri koklayın, mor salkımların altında çay için der mi acaba?
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
Kahveci : Hamdi Topçuoğlu |
ÇÖP
"Cleanse and call back thy spirit,
let not a stain remain" *
Kipling
Üç harflik kocaman bir sözcük çöp. Yaşamın, geçerlinin, işlevlinin öteki yüzü. İnsan ölüsü cesettir; ya kuşların, balıkların, yaprakların, çiçeklerin ölüsü?
Atalarımız, hayvanlara paylaşırmış çöplerinin çoğunu, kalanını da ya yakar ya doğaya terk ederlermiş.
İnsanlar çoğaldıkça, kentler kurulmuş. Ne evler, ne sokaklar taşır olmuş çöpleri, atıkları. Bu yüzden çöp toplama ve atık sistemleri kurulmuş. Sonra fabrikalar kurulmuş "Dikkat,zehirlidir!" uyarıları yazılmış varillerin, tankların üzerine.
- Atalım, atalım da nereye.
- Benden uzak olan her yere
- Suya, toprağa, havaya…
- Mısırın tanesi benim, koçanı senin; üzüm benim, çöpü senin…
Fransa'da bir şatoyu gezerken rehberimiz, eskiden evlerde banyo olmadığını insanların fıçılarda yıkandığını anlatıyordu. Grubumuzdaki bir çocuk, görevliye:
" Peki, şeylerini nereye yapıyorlardı?"diye sormuştu.
Görevli üşenmemiş, onu elinden tuttuğu gibi eski bir domuz ahırının önüne götürmüştü.
"Demek bir zamanlar domuzlarla insanlar aynı tuvaleti kullanıyormuş." çıkarımında bulunmuştu çocuk.
" Evet, sonuçta domuzlar da insanların atıklarıyla besleniyordu."
Domuzlar bu paylaşımdan mutlu muydu bilmem; ama günümüzde yeryuvarlağının bu paylaşımdan mutlu olmadığı açık.
Hepimiz bir ağaç kurdu; yok yok dünya kurduyuz. Anoreksiya hastalığının pençesinde şairin "Yiyin efendiler yiyin/ Bu han-ı iştiha sizin" öğüdüne uyup tıka basa yiyor ve çıkarıyoruz.
****
Küçücüktüm. Bademcik ameliyatı olmuştum. Doktor, bir kâsenin içindeki bademciklerimi göstermiş:
- Gördün mü ne kadar büyümüşler. Bundan böyle, iki de bir boğazın ağrımayacak" diye teselli etmeye çalışmıştı beni.
Sonra da hemşireye buyurmuştu:
- Çöpe at!
Bu bedenimden kopan ilk çöp değildi. Daha önce annesi tırnaklarımı, berber saçlarımı, dişçi de süt dişlerimi çöpe atmıştı; ama nedense bu çok zoruma gitmişti.
O gün babaannemin "Verdiğin azaları noksansız al yarabbi!" diye dua etmesinin gerekçesini çözer gibi olmuştum. Babaannemin dileğini hâlâ çok anlamlı buluyorum; ancak "bir başka cana can olsun!" diye bağışlanan organların diğer organlardan daha şanslı olduklarını kabul ediyor; benden uzun yaşayacak her organımı şimdiden kutsuyorum.
****
Evlenme teklif ettiğim gün Sara:
- Bu pazar rommelmarkta gidelim, demişti.
"Rommel, çöp demek, markt da pazar. Çöp pazarında ne işimiz vardı ki bizim?"
diye geçirmiştim içinden. Sonra da "pazara daha çok var, o zamana bir bahane bulurum" düşüncesiyle "Olur!" demiştim. Günler çöpe gidivermişti bir bir. Umarsız, takılmıştım peşine. Meğer bir tür bitpazarıymış burası.
Onu, Sara, zenci çocuğun bavul üstü tezgâhından kaptığı an fark etmiştim. İncilerle süslenmişti; ama dikkatli bakan göz, yapma çiçeklerindeki yılların izini hemen anlayabilirdi.
Çocuk, alıcı bulma sevinciyle öyküsünü anlatıvermişti:
- Annem, Barones Lucien'in hizmetçisiymiş. Uzun süren hastalığında ona çok iyi bakmış. Barones ölürken, anneme armağan etmiş onu. Ben ölünce çöpe atarlar, sen saklarsın. Bana uğurlu geldi, sana da uğur getirir umarım, demiş.
- Annene uğurlu geldi mi peki?
Sara'nın sorusunu beklemiyordu çocuk. Başını öne eğmiş. Ama malını satamama
endişesiyle söylemesi gerekeni söyleyivermişti:
- Elbette, baksanıza benim gibi akıllı bir oğlu var.
Sara, oğlanın bu sözüne kıkır kıkır gülerken ben, sevgilime bitpazarından bile bir gelin tacı alamayan aşık olma endişesiyle taca beğenmemiş gibi bakmıştım.
Zenci çocuk, durumu sezip elini uzatmış:
- Seksen frank lütfeder misin bayım, demişti.
İçimden derin bir "oh" çekip "üstü kalsın"lı yüz frank uzatmıştım.
Sara:
- Başkasının çöpü" diye düşünmüş olabilirsin. Ama o, benim gelin tacım. Unutma Barones, çöpe atılır diye korktuğundan çocuğun annesine vermiş. Şimdi bak yine benim gibi sevdalı bir kızın başını süsleyecek, demişti başını omzuma yaslayarak.
Sara, tacını yalnızca nikâh töreninde takmıştı. O gece eve girerken holdeki aynaya iliştirmiş, bir daha oradan hiç çıkarmamıştı. Ama ben, Sara'nın eve her girişinde, aynaya bakışından tacını taktığını biliyordum. Çünkü öfkemi, ihtiraslarımı, kinimi, hoşgörüsüzlüğümü, "Günlük yaşamın çerini çöpünü evine taşıyanlar çöp evlerde yaşarlar. Ne yazık ki yaşamın çer çöpünün geri dönüşümü de yoktur" diyerek o susturmuştu.
****
Bugün 1 Mayıs 2008. Sara'sız nice yıl geride kaldı. Dün neyim var, neyim yoksa eskiciye verdim. Yanına yalnızca onun gelin tacını aldım. Ver elini Türkiye, ver elini "Bin kocadan artakalan bakire" , "köhne Bizans" "Som zümrüt ortasında akıp giden firuze nehri" dedim.
Sabahın ilk ışıkları cama vururken uçağım Marmara üzerinde yıldızsız bir hilâl çizdi. Gemiler Boğaz'da kâğıttan kayık; evler, yedi tepeden taşmış kibrit kutuları, otomobiller, otobanlarda on binlerce karıncaydı… İnsan aradım, göremedim.
Hu dedim hu !
Aynadaki yorgun yüzüme:
Bu dünya neden böylesine ağır?
Çöpten, dedi, içindeki ses.
Gidenler, cennet uğruna
Ruhlarının çöpünü,
Sana bana bırakıp da gittiler.
Yine de hepsi dili bağlı
Yatar sonsuz o kara delikte.
Bu dünya böyle işte:
Kimi kendi gözündeki merteği görmeden başkasının gözündeki çöpü çıkarayım diye uğraşır. Kimi dünyada kendisinden başka kusursuz yok sanır "armudun sapı, üzümün çöpü" der. Oysa Sara, " Çöpsüz üzüm olmaz!" derdi. Nerden bilecekti başka ülkelerde çöplerin üzüm, üzümlerin çöp olarak değerlendirildiğini.
* Ruhunuzu arıtın ve geri çağırın.
Hamdi Topçuoğlu egerem@yahoo.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          3 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen Toplantı Notları - SSGSS |
|
- "Sosyal" diye tutturuyorlar, küresel dünyada "sosyal" diye bir şey kaldı mı yahu ?
- Hem vallahi hem billahi, ı-ııh ..! Dünya asosyalleşirken biz neden "soysal" takılalım ki ?
- Çok doğru da "soysal" değil efendim, diliniz sürçtü herhalde. Zira işin içine soy sop girdi mi nasıl anlatırız vatandaşa ?
- Beyefendi haklı, "sosyal" kelimesi miadını doldurmuştur, "Sosyalizm" örneğinde olduğu gibi sadece "sol" görüşün saydığı bir kavram haline gelmiştir. Buna seyirci kalmamamız gerektiğini değerli oylarınıza sunuyorum.
- Oldu olacak adına da "solsay" diyelim.
- Münasiptir efendim.. Zaten her iki hecesine de gıcığım var benim. "Sos" ne yahu ? Neyin ya da ne sosu ? Neyin üzerine dökülecek o sos ? Öte yandan; "yal" hecesi midemi bulandırıyor. Ne o öyle hayvan yemi mi ?
- Üstadım baştaki "sos"; yardım ( imdat ) manasına gelen S.O.S. gibi de algılanıyor.
- Benim önerim; yasa tasarısında da gizli gizli yapılmak istendiği üzere "soy" ve "sal" şeklinde hecelemektir.
- Yani vatandaşı; IMF'ci arkadaşların istediği gibi önce soyalım, sonra ortaya salalım. "Tasarıyı sürelim bayıra, vatandaşı salalım çayıra, Mevlam hepimizi kayıra" misali...
- Bravo azizim, bravo yani ..! İyi ki bu komisyonda varsınız mirim.
- Geçtik mi ?
- Geçtik...
- Attırmayın benim sigortalarımı, biraz da "Sigorta" bölümünü konuşalım arkadaşlar.
- Konuşalım.. Gerçi bu ulu orta konuşulacak bir konu değil ama...
- Muhterem, doğru söylüyor ama zaten dostlar arasındayız, sigortamız pek sağlam !
- Evet, zaten ne demişler; "Sağlam kafa sağlam sigorta ile mümkündür".
- Ne zaman şu "sigorta" konusu açılsa; hemen tavan-taban kutuplaşması devreye giriyor.
- Komisyona tabansızlar gelince sigortalarımız atıyor efendim. Bakın ne rahatız...
- Konunun bir de prim hikayesi var efendim. Prim diye 7200 işgünü ile 9000 işgünü arasında dolanıp duruyoruz mirim..
- Çok affedersiniz arkadaşlar, şu soruma cevap verirseniz çok sevinirim. Futbolculara galibiyetlerden ötürü verilen prim ile sözkonusu prim arasında bir akrabalık var mı ?
- Yok ..! ( Bu kim yahu ? ) Madem akrabalık da yok, geçelim mi ?
- Geçelim...
- Sn. Başkan; "Genel" bölümü için benzer şekilde "geçelim" önerisinde bulunabilir miyim ?
- Bulunabilirsiniz elbette.. Zaten komisyona gelen bu konuyu "genel" anlamda ele aldığımız herkesin malumundadır. Dolayısıyla; malum konularda fazla genelleme yapmamak daha doğru olur. Gelen gene gelir, gelmeyen ise genellikle gelmez. Geleceği varsa göreceği de vardır. Gelen gideni aratır. "Genel" olarak bu kurallar silsilesi de zırt pırt değişmez. Üçyüz kişi bir araya gelsek değiştiremeyiz, hatta üçyüzbir kişi.
- Bir dakika efendim, bir dakika.. Ben 301'e yeşil ışık yakmıyorum. Biraz dalmışım ama siz 300 deyince toparlandım.
- Beyefendi, 301.madde görüşmelerine ait Komisyon Toplantısı 30 dakika önce bitti, çıkın lütfen, attırmayın tepemin tasarısını.. Hay aksi; tas olacaktı, affedersiniz. Neresinde kalmıştık "Sosyal Sigorta Genel" tasının ..?
- Hasss..!
- Geçelim gitsin mi arkadaşlar ?
- Geçelim...
- Gelelim "Sağlık" bölümüne. Buralara kadar iyi ilerledik dii mi ama arkadaşlar ?
- Beraber yürüdüüük biz bu yollardaaa...
- Tamam, tamam.. SSG ( Sosyal, Sigorta, Genel ) kısmı tamam. Sırada "Sağlık" konusu var demiştik. "Sağlık" hakkında sözü olan var mı ?
- Benim var efendim...
- Nasıl yani ..? Ne sözü muhterem ..?
- Sordunuz, söyledik efendim..
- Öylesine sorduk kardeşim, hani "Naaber, naassın, iyi misin ?" manasında..
- Tamam canım, konuşmam.. "Sağlık olsun" diyorum, geçelim gitsin..
- Zaten "Sağlık" dedin mi en iyisi; "Geçmiş olsun" demek..
- Oylarınıza sunuyorum, kabul edenler ..? Edilmiştir..
- Yaz kızım şifa niyetine...
- Başkanım, kabul etmeyenler ne olacak ?
- Onlara da nedeni "Hava Değişimi" olan Sağlık Raporu düzenleyeceğiz. Hade hade ..!
- Sırada ne vardı ?
- "Sigortaaa"
- Daha önce konuşmamış mıydık ?
- Ama efendim o "Sosyal Sigorta" idi bu ise "Sağlık Sigortası"..
- O da "Sigorta" bu da "Sigorta", ne fark var yahu ? Yok mu başka şeyini şeyttiğiminin sigortası, haa ?
- Geçelim öyleyse ...?
- Geçelim...
Emekli yaşı ................................ ? 65
Ortalama ömür ........................... ? 68 yaş 9 ay
Ne kadar Emekli Aylığı ödeyeceğiz.. ? 3 yıl 9 ay
Yeter mi .................................... ? Yeter de artar ..!
Hedef nedir ................................ ?
9 ay 10 güne düşürmek.. Anne karnından beslenme gibi.. Devlet de bir ana neticede...
Ne demek idi SSGSS ?
Sağ Salim Gelebildinse Sevsinler Seni
asesen@kahveciyiz.biz
| | |
| |