Editör ( Belki birgün ben de!.. ) - 26.02.2007

 .. / 26.02.2007 11:39:13

gönül isterki memleket meselesi kalmasın. insanlarda yazılarıyla çizileri ile uğraşsınlar. felsefenin, şiirin tadına varsınlar.

 barba / 26.02.2007 12:24:15

Merhaba,

Sorunun sahibi olarak gelen kontra soruya bir kontra soru da ben soracağım. Ancak ilk önce başka bir şeyi açıklayayım.

RTE'nin neden cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini düşünüyorsunuz diye sormam, benim onun cumhurbaşkanlığını onayladığımı göstermemeli. Yani eğer burada bugün bu minval etrafında bir tartışma yürütülecekse ben bu iki tarafta da değilim. Kişisel görüşüm, genel görüşümü tam olarak yansıtmamakla birlikte, "cumhuriyet veya herhangi bir rejim eğer insanların sıkıntılarına çözüm bulamıyorsa, veya sadece bazı insanların yaşam kalitesi göreceli olarak artıyorsa, onu kimin temsil ettiğinin de pek mühim olmadığı yönünde. Diğer bir deyişle, düzen aynı düzen olduktan sonra, o parti hükümet olmuş, bu adam cumhurbaşkanı olmuş benim gündemimde değil.

Söylediklerim sizin havanda su dövdüğünüz analamına gelmesin. Dediğimin sonuçlarından biri belki bu şekilde algılanacak olmasıdır ama benim de düşündüklerimi ifade etmek için başka cümlelerim yok. Ben, en genel anlamda, böyle bir konuda yürütülecek bir tartışmanın o olsun mu, olmasın mı şekline gelmesini istemiyorum. Ama bu şekle gelecekse benim duracağım nokta üçüncü bir taraftır ki her iki tarafa da karşıdır.

İş yoğunluğu sebebiyle geceyarısına kadar takip edemeyeceğim. Bu sebeple biraz kısa yazıyorum. Cümlelerim tam kafamdan geçenleri ifade etmiyor ama bir fikir verdiğini umuyorum.

İmdi, benim de kontra sorum şudur: RTE'nin cumhurbaşkanı olmasın diyenler "kim için, kimi düşünerek" olmasın demektedirler. Makama yakışıp yakışmaması gibi kavramları bir yana bırakırsak, cumhurbaşkanlığının gerçekleşmesi halinde kimlerin bundan zarar ve yarar göreceğini düşünüyorlar. Cevapları "nasıl" larıyla birlikte tartışmaya açarsanız bence daha anlamlı bir tartışma olabilir.

Bu arada bugün buraya yorum yapacak olanlar olursa, rica ediyorum "okuyucu, bir okuyucu, başka bir okuyucu" gibi başlık ve mahlaslar kullanmayın. Tek sebebi de şu: İnanın takip etmesi çok zor oluyor.

Son olarak, bu bahsettiğim tartışmanın "sanat sanat için midir, sanat toplum içinmidir şeklinde bir bakış açısına", sadece iki uçlu bir bakış açısına gelmemesi gerekiyor. Zaten benim eleştirilerimin büyük bir kısmını bu bakış açısı oluşturuyor. İkinci eleştiri noktam, mevcut düzendeki sorunları söylerken sadece kişi, olay, parti bazlı tartışmalar, olabilecek diğer daha verimli tartışmaların önünü tıkadığı için ben RTE olsun veya olmasın söylemini yanlış buluyorum. Söylemek istediklerim genel olarak bunlar.

Benim tartışmalarda serinkanlı olduğumu az çok bilirsiniz. Benim taraftan bir endişeniz olmasın...

Selamlar...


 omer davultas / 26.02.2007 13:25:08

Sayın Editör,Sayın Barba,

Son derece yerinde bir konu kontra sorununda ötesinde Sayın Barba'nın sorusu 28 Şubattan sonra geldiğimiz noktada neyin ve nelerin kim için değişmiş olduğu sorununuda içeriğinde taşıyor. Gerçektende sorun işaret edildiği üzere RTE nin seçilip seçilmemesinin ötesinde ülkelerin bazen tarihi kavşak noktaları vardır ki bunlarıda samırım tarih bilinci ve ekonomi politiğin verilerinin dışında çözmek o kadar kolay değil. Bazı arkadaşlar şunu düşünebilir iyi tartışacağız da ne olacak ülkeyi bizmi kurtaracaz vs.vs.

Eğer bilinçli yurtaş olmak adına konuşuyorsak herkesin herkesten öğreneceği çok şey var ve bu türlü şeylerde verimli istişare yahut tartışmalar olmadan açıklığa kavuşmaz.
Hukukun bir evrensel kuralı vardır.Usul,içeriğin önünde öne çıkmaz ama usül olmadanda içeriğin ne oldığu kolay kolay ortaya çıkmaz bu nedenle Sayın Barba'nın önerilerine tamamiyle katılıyorum.

Biraz bende de iş fazlalığı sorunu var,tekrar döneceğim haaa!
Bende serinkanlıyım ama kasten agresif bir dil kullanacağım...
Çünkü uyuyanlar iğne batırmadan uyanmayacağa benziyor ve bunu editör izin verdiği ölçüde her daim yapacağım...

Saygılarımla,


 BEN RTE ISTEMIYORUM / 26.02.2007 14:56:44

CUNKU DUN CIDDE DE BIR TIRILYON DOLARI SAVASA HARCAYAN DUNYAYA GELIN BUNU CEHALETI YIKMAYA HARCAYALIM DIYEN KISI BASINI BIRAZ CEVIRSE YANINDA ESI OLARAK TASIDIGI BAYAN NEDEN BILMEM SIMSIYAH GIYINMIS VE BASINIDA SIMSIYAH TURBANA SARMISTI.BEN BUNA CEVAP ARIYORUM.HALBUKI KIMSENIN BAS ORTUSUNE FALAN ITIRAZIM YOKTA.ISLAM DUNYASINA BAKINCA HZ.MUHAMMEDIN AILESINDEN GELEN URDUN KRALININ ESI SUANDAKI DUNYA STANDARTLARINDA GIYINIYOR(BU TABI KI HANGI DUNYA STANDARTI DIYEDE TARTISILABILIR) FAS KRALININ ELEKTRONIK MUH.ESIDE KENDI ANANEVI GIYSISINI DUNYA STANDARTLARINA UYGULAYABILMIS, JOPON IMP. ESIDE KIMONOSUNU OZEL TORENLERDE GIYIYOR.AMA NEDEN SN.EDITORUN DE DEDIGI GIBI 80 GUN SONRA CANKAYA CIKABILMESI BUYUKBIR IHTIMAL OLAN RTE SAYIN ESI BUGUNE KADAR DUNYA STANDARTLARINDA OLAN BIRINCI BAYAN IMAJINI DEGISTIRMEK ISTIYOR. VE BUNU TURKIYE NUFUSUNUN KACTA KACI ONAYLIYOR. BUDA BELLI DEGIL BU GUNLERDE.BELLI OLMASI ICIN TBMM SECIMLERININ ONE ALINMASI GEREKIR.BUNU DA YAPMAYA YANASMIYORLAR. BEN ESINI BASKA BIR MASADA MUTSUZ BIR YUZ IFADESI ILE YEMEK YEMEYE MECBUR BIRAKAN KAFA YAPISINDA BIR HUKUMET BIREYINE SAHIP OLAN PARTININ BASK. CUMHURBASKANI OLARAK ISTEMEME HURRIYETINE SAHIP OLDUGUMU ZANNEDIYORUM.VE DE YANLIZ OLMADIGIMDAN EMINIM. AMA MUSLUMANLIGA KARSIMIYIM SUMME HASA.ELHAMDURILLAH MUSLUMANIM. AMMA KARIMIN VE KIZIMIN BASINI KAPATACAK VE ONLARI KENDI CINSIMDEN AYIRACAK KADAR DUSUNMUYORUM. BENI DOGURAN ANAMA VE TORUNLARIMI DOGURACAK KIZLARIMA SONSUZ SAYGIM VAR.BURADA SORUYORUM AB ICERSINDE BIR GURUP ULKE VARKI ATATURKE KARSI?KEMALIZME KARSI ZANNEDIYORMUSUNUZ KI ISLAMI ALKISLIYORLAR ASLA ONLAR TURKIYEYI ILIMLI ISLAM ADI ALTINDA OYNATABILECEKLERI VE KENDI ISTEDIKLERI DOGRULTUDA SOMURECEKLERI BIR ULKE KONUMUNA GETIRMENIN YOLLARINI ARIYORLAR.BU YOLLARDAN BIRISIDE BASORTULU ESI OLAN CUMHURBASKANI.BAKINIZ ETIBANK 40 MILYAR DOLARA GIDIYOR 9 TIRILYON DOLARLIK BOR MADENLERI ELIMIZDEN GIDIYOR, USAKTAKI ALTIN MADENI GIDIYOR EH GIDENLERIN LISTESI COK UZUN.BEN DUN CIDDE DE DUNYAYI CEHALETLE SAVASMAYA DAVET EDEN RTE EVVELA KARISININ BASINI ACARAK DUGMEYE KENDISININ BASMASINI BEKLIYORUM.KIMSE MINI ETEK DEKOLTE FALAN DEMESIN CUNKU SAYIN SEMRA SEZER NE MINI ETEK NEDE DEKOLTE GIYIYOR.HERKES DEVLET ERKANI DISINDA ISTER BASINI ORTER ISTER MINI ETEK GIYER ZATEN BU TARTISMADA BURADAN CIKIYOR.BIRDE RTE HANGI YABANCI DILI KONUSUR TERCUMANLARI NASIL TERCUME YAPAR BUDA AYRI SORUN TC NIN BIR DEVLET POLITIKASI VARDIR BU 1923 DEN BERI BELLIDIR.DEGISTIRILEMEZ.SONRA BIRINCI BAYAN OLURSA EMINE HANIM IRAN CUMHURBASKANININ ESI GIBI ORTAYA CIKMAYACAK MI HATTA S.ARABISTAN KIRALININ ESI KIMDIR GOREN BILEN VARMI?BEN BELKI BIRAZ ILERI GITTIM AMMA BENIM HUR DEMOKRATIK DUSUNCEMDE BU.BEN BIRINCI BAYANIN GULEN GOZLERI OLAN HER DINI VE RENGI KUCAKLAYAN CAGDAS BIR BAYAN OLMASINI ISTERIM.TABII CAGDASLIK ANLAYISIDA TARTISILIR AMA SIMDIKI ASRA GORE VE ETRAFIMDAKI DEVLETLERE BAKARAK SOYLUYORUM.BEN SARABISTAN OLMAK ISTEMIYORUM.BASKASIDA OLMAK ISTEMEM YETERKI ATATURKUN BINLERCE SEHIT VEREK KURTARDIGI TURKIYE OLARAK KALALIM.BU KONUDA COK CIDDI ENDISELERIM VAR.YUCE DINIMIZ ISTISMAR EDILIYOR? ARAYADA ATATURK KURBAN EDILIYOR. CHP ISE ASLA ATATURKCU DEGIL EGER OLSAYDI ATATURKUN EVLATLARI ONA OY VERIRDI.NEREDE SEHITLERIN TORUNLARI? NEREDE ATATURKUN GENCLERI.UNUTMAYIN ICERIDEKI DUSMANLAR DISARDAN DAHA GERCEK VE ETKILI.
KAVGA GURULTU ILE DEGIL AKLI SELIM ILE CARELER URETEMESSEK ELIMIZDEKI ELDEN GIDER SONRA KM EKRANINI DA BIRDAHA BULAMAYIZ.
ZATEN KORKUMDAN ADIMI YAZAMIYORUM. MIMLEMELER ISTIHBARATLAR HAD SAFHADA.NEDE OLSA DEVLET MEMURUYUZ.
BIR NOT/DUNYADA EN KOLAY SEY LAFAZANLIK.CUNKU BEDAVA.AMA HER YAZILANDA BOS DA OLSA BIR KELIME ANAHTARDIR.
ENDERIN DUSUNCE OZGURLUGU GUNLERINI YAKALAMAK UMUDU ILE.


 .. / 26.02.2007 15:33:31

tabi baş örtüsü de işin başka bir ucu. işi ümmetciliğe vurursanız. neticeye ulaşamazsınız. bu tutuculuğun başka bir tarafına dayanıyor. kim kendini nasıl ifade etmek istiyorsa eder. üç kuruşluk beze dolanmayla insan değerli olmuyor. yada dolanmamayla. insan ürettiği sürece dünya ve vicdan değerlerine hizmet ettiği sürece değerli oluyor. şöyle bir hal vardı rusyayı dağıtırken oluşturulan zemine ümmet kültürünü ben merkezci bir kültürü koydular. şu anda ırak içinde aynı şeyleri yapıyorlar. ama kontrol altında tutarak sözde asker konuşlandırarak seçimlere ve siyasi iradelere hükmederek. çoluk çocuk öldürerek. türkiye ye gelir isek bunlara göz yumup sözleşmeler imzalayıp basına herşey açıklanmaz canım diyerek yürütülen bir kirli politika varki. bu çarşaftan daha ehemmiyetli. özgür hür irade özgür siyaset ve özgür hukuk ve özgür basın. hiç birşeyin araştırılmasına derinine inilmesine izin vermeyen sopa gösteren savcılar atayan. hukuk adamlarının emniyetini dahi sağlayamayan; bazen derin devletin üzerinde oturduklarınıda düşünüyorum. çünki kim dil uzatsa sayın tatlı ses gibi diyeceğim onları boşayan vuruluyor ne hikmetse. bir devlet adamının ne maksatla şımarıklık ederek ben cumhur olucağım demesinin soruşturulması lazım. ki ana yasa mahkemesinde, zannetmesinki cumhur başkanını yargılayamaz. yargılanır görevden alınır. vs. olursa eskaza yada hata geçiremediği yasalrı geçirir. daha içe dönük bir türkiyeyi meydana getirir. e halkta eşek değilya artık sokağa dökülür.

 ben / 26.02.2007 17:17:14

kendimiz gibi düşünmeyenlerin beynine limon sıkmadan onları koyun veya uyurgezer yapmadan tartışabilenlerin sayıları çoğaldıkça adam gibi başbakan ve cumhurbaşkanı adayı sayısındada bayağı artış olacak tc de. bende barba gibi rte nin cumhurbaşkanlığına karşı değilim fakat bir türlü tarafta olamıyorum. eğer bu adam 4 senedir bize başbakanlık yapabiliyorsa (ve bu arada daha modern gördüklerimizin batırdığı ekonomiyi düzelterek milli gelirimizi 2 katına çıkarabilecek beceriyi gösterebiliyorsa) daha pasif olan cumhurbaşkanlığını yapmasında ne sakınca olabilir, hem bu vesile ile sevmediğimiz bir başbakanı pasifize etmiş oluruz. esas amaç rte nin başbakanlığımı yoksa cumhurbaşkanlığımı olmalı?? maalesef ortadaki politik ve demokratik tablo rte nin tekrar başbakan olacağını işaret ediyor bu nasıl önlenebilir. fakat bir arkadaşın samimi olarak belirttiği gibi sorun çankayada bir türbanlı first lady mi?? o zaman konuyu türban ekseninde tartışmak gerek. bana göre bir başbakan cumhurbaşkanı da olabilir tabiiki yasalar çerçevesinde. eğer türbanla çankayaya çıkmak anayasa/yasamıza aykırı ise anayasa mahkemesi de gerekeni yapar.(mı acaba) buradaki yorumcuların çoğu ab karşıtı +milliyetçi+globalleşme karşıtı+liberal ekonomi ve özelleştirme karşıtı ve bu karşıtlıklar yükselen değerler olduğundan şu anki akp alternatifi bütün partiler üç aşağı beş yukarı bunları savunuyor ve buradaki yorumcuların büyük bir çoğunluğunun alternatif i bayağı bol.(mesela MHP) benim durumum: ben lİberal demokrasiyi+ab ye girmeyi+globalleşmeyi +şeffaflığı savunuyorum, vatanseferlik dışı yabancı düşmanlığı eksenli milliyetçiliğede karşıyım + hiç bir dine kendimi yakın hissedemiyorum. ve bana uyan bir parti yok. ab ye girme konusunda samimi olduğuna inansam bana en yakın parti akp oluverecek fakat onada inanmıyorum .(amaçlarının kopenhang kriterlerine ulaşıp buradan ortaya çıkacak özgürlükçü ortamı/yasaları radikal islamı güçlendirmek içın kullanmak ve kopenhang kriterlerine yaklaşr yaklaşmaz ab bize çifte standart uyguluyor bahanesi ile ab ile ipleri koparmak olduğunu düşünüyorum) bende oy kullanmayacağım ne yapabilirim saygılar

 Seda Demirel / 26.02.2007 17:49:16

sayın "ben" "bu arada daha modern gördüklerimizin batırdığı ekonomiyi düzelterek milli gelirimizi 2 katına çıkarabilecek beceriyi gösterebiliyorsa" bu cümleyi sizden aldım ama okuduğuma inanamadım...
gerçekten, çok samimi soruyorum,
milli gelirimizin 2 katına çıktığına dair bilgiyi nereden edindiniz?


 ömer davultaş / 26.02.2007 17:55:32

Bir iki teknik Bilgi:)))

Bilindiği üzere şu andaki Anayasamıza göre TC paramenter sistemle yönetilmektedir.Parlementer sistemde Cumhurbaşkanı siyasi olarak sorumsuzdur. Yani Cumhurbaşkanının makamının pasif olması (az yetkili) siyasi sorumsuzluktan ileri gelir.Bu sistemin oluşumu İngiliz tarihi dolayısı ile 1215 Magna Carta'ya kadar (inşallah tarihi doğru yazmışımdır) dayanır. Bu tarihten sonra Kralın yetkilerinin (Monarkın) sınırlandırılması ile tarihi evrim içinde Parlementer sistem oluşmuştur.Tabii Kralın sorumsuzluğu korunarak.Kralın her yaptığından siyasi olarak Başbakan sorumludur.Ve hatta daha ileriye giderek-abartı ile kralın sorumsuzluğunu ifade etmek için- Kral bir adam öldürse başbakan sorumlu olur. İngiltere 1688 devrimi (evrimi) ile burjuvazisine kralı sınırlandırarak yönetim yolunu açmışsada Fransadaki tarihsel gelişme bilindiği üzere Fransız Devrimi ile son bulmuş Cumhuriyet ilan edilmiştir.Hal böyle olunca parlementer sistem benzeri çift meclisli bir yapı ile burjuvazi önce biraz sert daha sonra devrim çocukları bir birini yiyerek belli bir noktaya gelinmiştir.Ancak De Guel'den sonra Yarı Başkanlık sistemine geçilmiştir.Fransız Devriminin başlarında emredici vekalet sistemi ile Milletvekilleri seçilirken (Bu sistemde hangi bölge vekilini göndermişsse vekilini beğenmezse değiştirebiliyordu) daha sonra burjuvazinin ağırlığını koyması ile temsili sisteme geçilmiştir. ABD şu anda var olan sistem Başkanlık sistemi olup onada yeri gelince değiniriz.

1982 AY sıda yöneltilen en büyük eleştirilerden bir Cumhurbaşkanının Başkanlık sistemini çağrıştıracak kadar fazla yetkili olmasıdır. Gerçektendende Bizde Cumhurbaşkanı parlementer sisteme göre fazla yetkilidir.Yetkisizliğin olmasının savunulmasının sebebi Cumhurbaşkanının siyasi olarak sorumsuzluğudur.

Şimdi boyalı basında siyasilerin çıkarsa indiririz vs. gibi değerlendirmeler de çok anlamlı değil.CUMHURBAŞKANI GÖREVİ İLE İLGİLİ İŞLEMLERDE VATANA İHANET DIŞINDA BİR SEBEPLE YARGILANAMAZ! Siyasilerin çıkarsa indiririz gibisinde söylediği türküde rejimi rahatsız edici niteliktedir ki Bu makamın öyle veya böyle o makamdakinin geçmişte siyasi bir taraf olması o makamın yıpratılmasını hoş göstermez. Demokratik olarak seçilmiş bir Cumhurbaşkanıda hepimiz saygı göstermek durumundayız.Taki Anayasanın çizdiği sınırlara kadar...

Sayın Ben isimli yorumcuya çok teşekkürler.Aslında hepimizin muzdarip olduğu bir meselenin altını çizmiş görünüyor ama her nası AB yi savunurken siyasetçinin bize vermediği özgürlüğü AB baskısı ile alacağız sandıysak ve ben Türk Halkının genelinin bu kanıda olduğunu (yanılabilirimde) düşünüyorum. Öyleyse aşağıda,tabanda toplumun bunu konuşması olacaktır ve bir Kamu Vicdanı yaratması anlamlı olacaktır...

Saygılarımla,



 Uyumsuz Penguen... / 26.02.2007 18:04:05


sayın ben,

iç dünyayı izLemede süpersiniz fakat kafanızı dışarı çıkartmıyorsunuz hiç.. şöyLe bir bakın bakaLım dünyada enfLasyonu iki haneLi kaç üLke var..

arjantin, meksika, breziLya, venezüeLLa bizimLe enfLasyon konusunda yarışan üLkerdi hatırLadınız mı ? peki şimdi ne durumdaLar.. enfLasyon oranLarı aynı bizimki gibi değiL mi ? üç aşağı beş yukarı bir fark yok bu manada değiL mi... demek ki bu ekonomik durum iş dünyasını saran bir trend işi... açıkLaması da rte yaptı değiL yani.. başka açıkLamaLarı var merak etmeyin...

bakın birşeyLer artık kapıya dayanınca ve zorLamaya başLayınca içeri aLmamazLık edemezsiniz... 1940 Larda avrupayı saran faşizm nasıL ismet inönü'yü etkiLedi ise bu da aynı kefededir... bu konuda daha detayLı açıkLama yazabiLirim ama şu an vaktim yok..

seLamLarım...





 ben / 26.02.2007 18:23:00

sn seda hnm , ben aslında bu milli gelir konusunda iddialı değilim. ben de ortada fazla birşey görmüyorum. 500 ytl maaşa kurşun atan bir sürü insan var fakat her nasılsa ecevit sonuda 2500 usd lere düşen milli gelir bütün devlet verilerine göre 5000 usd lere çıkmış gözüküyor. bütün devlet verileri yalan sa bunu bilemem(aslında bu konuda bende şüpheliyim). sn ömer bey , cumhuriyet tarihinde birçok şey başardık fakat hak ve özgürlükler konıusunda bana göre çok geride kaldık. bunun içinde 1 ci şart hukukun üstünlüğü. bir avukat olarak samimi olarak yorumunuzu bekliyorum : bizde hukukun üstünlüğü kuralı işliyormu, işlemiyorsa 84 senede beceremediğimiz bu basit olayı nezaman becerebileceğiz.? ab baskısı sayesinde karakollarda işkence kalktı veya çok azaldı , sizce ab baskısı olmasa idi işkence ve karakollarda adam/gerçek bir vatandaş gibi mumele görme durumu bu kadar ilerleymiydi ??(gerçı bu ilerlemeler suç oranını artırmış gibi gözüküyor fakat her şeyin bir bedeli var - özgürlüğünde) bu sorular laf atma maiyetinde olmayıp gerçek fikirlerinizi merak ettiğim için sorulmuştur.. saygılar

 Seda Demirel / 26.02.2007 18:24:55

sayın "ben" benim bilgim dahilinde olanları buraya yazmak zor olacağı için aradığım bilgileri bu dyp'nin analizinde buldum. milli gelirin 2 kat artmasının!! sonuçları!! detaylı olarak olarak işlenmiş. sadece rakamlar var, yani konuşanlar rakamlar. konunun dyp ile alakası yok yani.
göz atmanız ricası ile


http://www.dyp.org.tr/Ekonomik_ve_Mali_Degerlendirme_Raporlari/reb/Ekonomik%20Rapor-Mart06.pdf


 ben / 26.02.2007 18:32:04

biraz ortamı germemek biraz da belirttiğim şüphelerimden dolayı milli gelir konusunda söylediklerimi geri aldım . bu konuya fazla saplanırsak asıl konudan uzaklaşırız saygılar

 ömer davultaş / 26.02.2007 18:59:47

Şimdi yavaş yavaş belli noktalara geliyoruz ekonomi ile ilgili sorunları şimdilik konuyu yaymamak üzere bir yere bırakıyor sadece şunu anımsatmak istiyorum.

TC Ekonomisinin dümeninin RTE ile ilgisi yok İMF Programı Bay Derwısh zamanında yapıldı ve aynı program geçerli program teknik olarak kamu maliyesinin kemer sıkması daha doğrusu Türk halkının gırtlağının sıkılmasıdır...

Sanırım burada ki yanılgı Milli gelirin kağıt üzerinde kelle başına bölününce artmış olduğu göstergesidir ki burada özellikle ekonomist arkadaşlar da müdahil olursa sevinirim ancak şunu söyleyebilirim;

1)Kriz sırasında TC nin dış borç stoğu neydi şimdi nedir?
2)TC ye giren sıcak para nasıl oluşmuştur.
3)Yapılan özelleştirme gelirleri nereye harcanmıştır
4) Milli gelir artıysa işçinin esnafın çiftçinin ve hatta benim cebimde değilse:)) kimin cebine girmiştirde milli gelir kelle başına bölündüğünde artmıştır? Türkiyede faaliyet gösteren
bizim holdinglerimize eklemli tekelci sermayenin geliri artmışta kelle başına bölününce artı mı vermektedir...?
5) Dünya ticaretinde ABD karşılıksız dolar basmaktadır bilindiği üzere ABD nin doalrı rezerv para olarak Dünya ticaretinde hakim kılması onu kullanmaya zorlamasının amaçlarından biri mevcut askeri operasyonlardır... Yani sadece petrol değildir... Karşılıksız para basan ve arz eden bir devlet "0" faizle borçlanıyor demektir...Eğer bir gün o paralar ABD ye bana bunların mal ve hizmet olarak karşılığını ver derse ABD ekonomisi ne olur? ABD ekonoömisi güm olunca Alman,Çin,Fransız Japonya...Türkiye vs... ne olur?
Çünkü Dünya Kapitalist sistemi bir biri ile bağlıdır. Alman Dış işleri Bakanı ne dedi Irak operasyonunda: ABD ile çıkarlarımız çelişiyor ama Dünyada ekonomik bir bunalım çıkmaması için bu gerekli dedi. Neden? Çünkü tıkandılar,Büyük savaşta çıkaramıyorlar.

6) TC ye giren sıcak para birden ürküp kaçarsa ne olur?

7) 7 milyar dolarla patlayan kriz 30 milyar dolar cari açığa katlanabilir mi?

8) Şu anda stagflasyon var mıdır? Yani hem durgunluk hemde enflasyon var mıdır? Varsa neden

9) Türk parası aşırı değerlenmişmidir.Ya da ABD doları dünya piyasalarında devalüye edilmiş midir ki edil miştir? Bir cari açık patlaması sonucunda ABD doları ne olur sizin dolar bazında arttı ndediğiniz milli gelir bir günde nereye düşer?

Gelelim Hukuk Devleti sorununa;

Türkiyenin bir hukuk Devleti olup olmadığını anlamak için bir avukata soru sormanıza gerek yok Türkiyede yaşayan sıradan bir vatandaş olmanız yeterli? Olmaya çalışan ama olamayan bir ülke. AB baskısı dedinizde; Türkiye AB sayesinde hukuk devleti olmuş değil bir ikincisi olamazda üçüncüsü AB nin ve ABD nin ne kadar hukuk devleti olduğuda kuşkuludur?

Karakollar vs. AB sayesinde değişmiş falan değil.Önemli olan o hale nasıl geldiğimiz meselesidir... Türk Demokrasi tarihine baktığınız zaman 12 Eylül den sonra İnsan Haklarının nasıl çiğnendiğini kanıksamış durumdayız... Bazı şeylerden haberimiz dahi olmuyor boyalı basın yüzünden... Mesela,Tecritte neler oluyor siz biliyormusunuz? Devam edelim şimdi herkesin hak vereceği türden bür sürü şey yazabilirim ama galiba Türkiye Hukuk Devleti olsaydı sizde samimi olarak isminizi yazardınız:))) Bu bir şaka ama belkide haklılık payı var... Sorun AB veya ABD bizde hukuk devleti inşa etmek için uğraşmıyor...Kendi emperyal çıkarları için...Ama hukuk devletini biz inşa etmek zorundayız,konuşarak,korkmayarak,yollara dökülere hakkımızı isteyerek... Ama önce bilinçlenmeli sonra hür irademizle oy kullanmalıyız. Bu da yetmez denetlemeliyiz,eleştirmeliyiz,örgütlenmeliyiz ve çözüm üretip bunu talep etmeliyiz. Umutsuz olarak değil...Çünkü sermayenin elinde her türlü araç var bizim ise emeğimizden ve halk olma irademizden başka bir şeyimiz yok.

Saygılarımla,


 ömer / 26.02.2007 19:03:01

Pardon bi de;

KM... Yayın organı:)))


 Seda Demirel / 26.02.2007 19:32:12

sayın ben, konumuz dışına taşmış olur muyuz? elbette olmayız, konumuz RTEnin neden cumhurbaşkanı olması/olmaması gerektiği ise, her türlü konuyu elbette konuşmalıyız. yani ekonomik olarak dış borçlar rekor seviyede, tarım bitmiş gözüküyor, kamusal alanda atılan "yenilikçi" adımlar ne yazık ki pratik anlamda gerçekçi değil, dükkanlar sürekli kepenk indiriyor, küçük esnaf kan ağlıyor. o zaman bu milli gelirde bir göz boyama var... ben de sizinle aynı yerde takılıp kalmaktayım yani.

RTE'nin cumhurbaşkanı olmasının düşünüldüğü kadar pasif bir pozisyon olmadığı da açıklandı az önce.
Benim de bir sorum olacak; RTE şu an bulunduğu mevcut pozisyonunda "hukukun üstünlüğü" ile mi hareket etmektedir sizce? Hukuki açıdan adil mi davranmaktadır attığı adımlarda? Yoksa muhalefetsizliğine ve dokunulmazlığına güvenerek mi hareket etmektedir? Karikatür konusunda dahi taşıdığı titrenin gerektirdiği kişisel olgunluğu gösterememesi çok üzücüdür kanımca. Malesef toplumumuz da bu tarz "sert" ve hatta zaman zaman kabalaşan tavırlara alışık .
Türkiye'de yaşayan halkın kültürü ve yaşam yapısının AB'ye dahil olmaya uygun olup olmadığı da anlamadığım başka bir nokta. Kaldı ki AB'nin bizi eşit şartlarda kabul etmesi AB'nin kendisini zora sokmaz mı? Nüfusa göre hak edilen koltuk sayısının onların işine gelmeyeceği aşikar. Neden kabul etsinler ki?

Sağlık reformları ile ilgili bir iki cümle daha; bu reformların yapılması için talep ve hatta diretme "dünya bankasından" gelmiştir. AB uyum süreci ile bunun alakası yoktur yani.

saygılar


 Seda Demirel / 26.02.2007 19:34:40

tüh okumamıştım ömer beyi, yoksa ismimi yazar mıydım :))))

 ömer / 26.02.2007 20:45:37

Hukuk devleti ile ilgili Seda Hanım'ın sorduğu soruya ufak bir anahtar?

1) Hukuk Devleti nedir Kanun Devleti nedir?
2) Her yasal düzenleme Hukuka uygunmudur?
3) Sözgelimi bir bir AY hükmü demokratik olarak hadi daha ileriye gidelim %100 çoğunlukla kabul edilse ve dense ki "Mavi Gözlü vatandaşlarımız konuşamazlar" (ki mavi gözlü vatandaş olupta bu vatandaşların konuşmaması gerektiğine inandırılmış olsunlar) bu Anayasa hükmü hukuki midir?

4) Daha ileriye gidiyorum bir madde daha ekleyelim ve %100 oyla Anayasa hükmü yapalım

"Dünyanın dönmediğini söyleyeni bilmem kaç yıl hapse atalım"
Bu hukuki midir?

Çağrışımı kullanalım bir çok yerde "yahudi soykırımının olmadığını söylemek suçtur"

Şimdi Ermeni meselesi de buna eklemlendi

soru Bilimsel bir olgunun varlığını veya yokluğunu tartışmak hukuk devletinde suç olabilir mi? Fransa Hukukun beşiğimi dir?

5. TC tarihinde hangi Başbakan bu kadar dava açmıştır.ve hangi başbakanın davası bu kadar reddedilmiştir.Turgut Özal da dahil.

6) Hangi hukuk Devletinde bu kadar dava birikimi ve dosya sayısı fazlalığı vardır?

7) Açık bir hukuksuzluk daha sonra hukuki olarak kukusal hale getirilinebilir mi? Örneğin seçimden hemen önce çıkarılacak İmar Affı neyi ifade eder.Bu imar affı ile hukusuzlukları rant olarak cebine girecek para ile ödülendirilecek vatandaşlarımız Milli gelir ortalamasında milli geliri artıracaklar mıdır? Bu gelişmişliğimizin ölçütü mü?

8) Bu ülkede insanlar neden korkmaktadırar.AB süreci ile ilgili çıkan bir çok yasanın alt yapısı var mıdır? Bu ülkenin sosyo ekonomik koşullarına uygun mudur?

9) Uluslararası Hukuk diye bir şey var mıdır? BM ler ABD yi Nikaraguada mahkum etmişken neden karar tatbik edilememektedir?

10) ABD bu kadar soykırım takipçisi ile Soykırım ve Savaş Suçlarının önlenmesi ile ilgili (sanırım 183 ülke imza koydu ama yanılabilirim) protokole neden imza koymamaktadır..

11) Bu ülkede Yargıç bağımsızlığı var mıdır?Adil yargılama var mıdır? Kürsü dokunulmazlığı dışındaki dokunulmazlıklar neden hala vardır ve tartışılmasına rağmen kalkmamaktadır?




 gündem değiştirmece oynamak... / 26.02.2007 21:04:31

Yanak Okşama!

Barlas diye bir ünlü gazeteci, Başbakanın yanağını okşamış.
Gazetelerin manşetinde, nice ünlü köşe yazarının köşesinde…
Gündem değişti!
Başbakan, Barlasın yanağını okşasaydı bu kadar ilgi çeken haber olur muydu?
Gazetecilikte haberi tarif ederlerken derler ki; köpek adamı ısırsa bu
haber değildir….
Barlas düpedüz başbakanın yanağına elini yaslamış, okşuyor! Haber!
Özkök de okşamaya yorum getirmiş; "biz gazetecilerin böyle dokunuşlara
ihtiyacı var" ve arkasından ekliyor, yalakalıktan değil, ihtiyaçtan….
Dolar milyoneri ünlü gazeteciler, ihtiyaç gidermek için başbakan
yanağı okşayacak…
Anadolu koşun, otobüsler kaldırın başbakan yanağını okşatacak… Böyle
bir şey olabilir mi?
Barlas ünlü gazeteci, ünü Mumcu'dan gelir…
Bildiğim kadarıyla Rahmetli Uğur Mumcu, liboşluğu ilk olarak Barlas'a
yakıştırmıştı, yıllar önce… Şimdi Liboşlardan geçilmiyor… Dolar
milyoneri hepsi…
Başbakanın yanağını okşadı, gündem değişti!
Dünyada görülmedik bir şey'
Barlas'ta bir bakıma itiraf ediyor.
"Şark'ta bu durumlara tanık olmak olağandır."
Başbakan, Anadolu'da bir yaşl,ı köylü amcanın toprağında çıkmamış
ürününe hüzünle bakarken yanına yaklaşmış ve onu teselli etmiş olsa da
yaşlı köylü, başbakanın yanağını okşasa… Bu şark kültüründe olan bir
şeydir. Senin canın sağ olsun, "biz bu çileyi de çekeriz" anlamına
gelir.
Başbakan köylüye "al ananı git diyor"
Köylü toprağından kopamaz, Şark kültüründe bu da vardır.
Barlas, başbakan yanağı okşarsa, bunun anlamı nedir?
Kaç gazeteci, Şark'ta dahi, başbakan yanağı okşamıştır?
Bana kalırsa bu ne alaturkalık gösterisi ne de yalakalık.
Gündem değiştirme!…
Gündem ne idi, nerede kalmıştık?
Sansür, baskı…
Kanaltürk ve çalışanlarına Unakıtan incelemesi…
Unakıtan'dan açıklama; "bal gibi inceleriz!"
İncelemenin de bir kuralı, kaidesi yok mu?
Neden hepsi değil de sadece Kanaltürk? Çünkü muhalefet yapıyor…
Neden diğerleri değil de Büyükerşen? Çünkü dürüst çalışıyor,
Eskişehir'i yıldız yapıyor. Muhalefet. O bir DSP'li
Gündem değişmeli! Sansür, baskı, sessiz ve derinden işlemeli… Barlas
burada görev mi yapıyor?
Ülke toprakları satılıyor, bölünmez bütünlük tartışılıyor.
Irak'ta artık bir Peşmerge devletinden söz ediliyor. Barzanicilik
Güneydoğu Anadolu'da yayılmaya çalışılıyor. Barzani'si, Talabani'si
PKK ile kol kola…
Genelkurmay Başkanımız Cumhuriyet Türkiye'sinin hiç olmadığı kadar
büyük tehlike karşısında olduğu uyarısını yapıyor.
Babasına kefil olmayan, Yasin El Kadı'ya kefil RTE, Irak'la değil,
Barzani ve Talabani ile görüşebilirim düşüncesinde… Barzani, Talabani
ne diyecek; PKK sorunu siyasi zemine çekilmeli, genel af ilan
edilmelidir…
Milli Güvenlik Kurulu toplanacak…
Saygın bir gazeteci, MGK'da askerlerin görüntülü sunum yapacaklarını,
bir Kuzey Irak belgeseli niteliğinde açıklamalarda bulunacaklarını,
görüşme heveslilerinin böylece bilgilendirileceğini yazdı.
Yüreklere biraz su serpildi…
Ayılır RTE diye…
Ne o! Başbakanda bir öfke, "Toplantının içeriğini sızdırmak vatan ihanettir!"
Sahi ihanet nedir?
Irak sınırı PKK'ya teslim edilmiş. PKK'nın elindeki silah ve
patlayıcılar nereden geliyor? Sağır sultan duydu.
Amerikan menşeyli, Irak'tan getirilen silahlarla Türkiye'yi sarsan,
yıllarca sıkıntı yaratacak olan üç büyük cinayet işleniyor…. Bu
silahları Türkiye'ye kim soktu? Bu silahların binlercesinin sınırdan
girdiği söyleniyor. Kayıtları bile yapılmamış. Yani kaçak!
Kaçakçılığı kim organize ediyor bu Irak sınırında?
Milli Güvenlik Kurulu toplanıyor…
Bunlar da konuşulmuştur her halde… Ama ne konuşuldu bilinmiyor.
Ve MGK sonuç bildirisi; o değerli gazeteci Fikret Bila, yazısında üç
maddeyle özetliyor:Aynen aktaralım:
Sınırların güvence altına alınmasının önemi,
Irak'ın toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin korunması, istikrarının
sağlanması için Irak'ın komşuları sürecine canlılık kazandırılması ve
bölge ülkeleriyle temasın artırılması
Kuzey Irak'tan yönelen terör tehdidinin ve Kerkük'ün statüsüne ilişkin
uzlaşmazlığın Irak'ta yarattığı istikrarsızlık ve gerilimin
aşılabilmesi amacıyla siyasi ve diplomatik çabaların
yoğunlaştırılması.
Gül açıklıyor; biz herkesle görüşürüz, görüşüyoruz…
Görüşüyorsunuz da ne görüşüyorsunuz, hangi sözleri veriyorsunuz?
Kapalı kapılar ardında, gizlilik içinde götürülüyor, dışarıdan öğreniyoruz.
Gündem yoğun, gündem zor… Güle oynaya zamanı geçirmeye zorlanıyoruz.
Gündem değiştirme operasyonu başarılı değil mi?
Başbakanın yanağını okşayan Barlas'ın eli ne kadar komik duruyor?
Öyle anlaşılıyor ki "yanak okşama"yı bir süre daha tartışacağız
Operasyon başarılı!


 ben / 26.02.2007 21:14:56

arkadaşlar benim şu an işten çıkmam gerekiyor(son 2 saattirde ofiste yoktum) evdede internet olmadığı için başka yorum yapamayacağım. konu amacının dışına çıktı biraz(bunda benimde hatam veya payım var galiba) benim esas anlatmak istediğim politik/siyasi kimliğim ve görüşlerim nedeni ile neden oy kullanmayacağımı izah etmek idi. burada amaç benim doğru olduğum veya diğer yorumcuların yanlış siyasi görüşü olduğunu kanıtlamak veya iddia etmek değil.(bu tip konuları günlerce ve aylarca konuşabiliriz ve büyük ihtimal kimsenin fikrinde bir değişiklik olmaz - önemli olan demokratik bir ortamda birbirimizin görüşlerine saygılı olabilmemiz) bazı arkadaşlar oy kullanmamayı anlayamadıklarını ifade etti ve bende ben ve benim gibi siyasi görüşte olanların nasıl bir ikilemde kalıp oy kullanmama yolunu seçeceğini anlatmak istedim. sn ömer bey benim size sorumda biraz yanlış anlaşıldı. ben hukukun olup olmadığını sormadım. hukukun üstünlüğü prensibini sordum(benim vaktim yok eğer biliyorsanız hukukun üstünlüğünün temel taşı sayılan 1612 yılında ingiliz baş hakimi coke ile kral james arasındaki diyalogu anlatabilirsin birkaç hafta önce bir dergide okumuştum). hukuk veya adalet yanlış olabilir bazen bu yanlışlık absorbe edilebilir , esas önemli olan bu yanlış hukuk veya adaletin herkese karşı aynı derecede kullanılması ki bunu da sağlayabilecek sadece hukukun üstünlüğüdur. herkese iyi akşamlar+saygılar

 ömer / 26.02.2007 21:47:33

Sayın Ben;

Bir insanın düşüncelerini medenice açıklaması neden hata olsun diğer taraftan sanırım kimse kimsenin düşüncesini değiştirmek fikrimnde ve iradesinde değil.Ama samimi fikirleriniz için sadece ben şahsım adına teşekkür ederim.

Bildiğiniz üzere İngiliz demokrasisinin oluşumunda yargıçların katkısı büyüktür.Her ne kadar sınıfsal olarak aristokrat tabanda da gelseler bahsettiğiniz üzere yargıçlar kamunun çıkarlarını orada hukukun üstünlüğü ilkesinin içine dercetmişlerdir.Bir anlamda İngiliz demokrasisi işaret ettiğiniz gibi hukukun üstünlüğü ilkesini common law dediğimiz içtihatlar hukuku ile oluşturmuştur. Bu yüzden 1688 devrimine evrim diyoruz ve hukukun üstünlüğü ilkesinin korunduğunu kralın yetkilerinin sınırlandırılarak 1789 gibi kanlı bir devrim olmadan İngiliz demokrasisi hukuku egemen kılmıştır.

Hukukun üstünlüğü ilkesine karşı olabilecek aklı başında bir vatandaşın olacağımı da sanmıyorum. Çok uzatmamak için şunu ifade ediyim sadece tarih bilinci bakımından Tanzimat aydınıda batıdaki gibi sadece onların yasalarını alırsak ve uygularsak demokrasiyi yahut gelişmişliği yakalıyabileceğini
sanıyordu. Hukuk üst yapıda yer alır ve kuşkusuz alt yapıdaki ekonomi ile etkileşim içindedir. mevcut üretim ilişkilerinde bir devrim yaratamadığınız takdirde tek başına hukukla çözemezsiniz. Mecelle kötü bir yasa mıydı ? Hayır! Ama Osmanlı Sanayi Devrimini ıskalamıştı ve hala tarım toplumu ve hatta ilkel araçlarla tarım yapan bir toplumdu.

Ancak Mustafa Kemalle birlikte mevcut üretim iilişkileri ile birlikte yapılan hukuk devrimi ile yola çıkıldı. Malesef 38 de kesintiye uğradı.Anlatmaya çalıştığım toplumsal gelişmişlik teorik olarak mükemmel yasalarla değişmez ama zorlarsınız sorun bir irade sorunudur.

İngiliz örneğinde aşağıdan sınıfsal bir hareket vardır ve mevcut yargıçların bu sınıfsal harekete direnmek yerine ona yol vermesidir olay.

Türk Devriminin sorunu aşağıdan sınıfsal bir hareket yoktur.
Aydın Bürokrat ivmeli bir devrimdir. Şimdi olan hareket ise dışardaki ve içerdeki sermayenin baskısıdır olan bazı şeyler.

Karakollardaki aynalar,polisimizin kıyafetleri değişmiştir ama
TAHKİM de bir güzel geçir-tilmiştir. Artık Devletle yabancılar
(ve hatta TC dışında Türklerin Kurduğu sözde yabancı şirketlerin) imtiyaz sözleşmelerine TC yargısı bakmayacak ve dahası TC vatandaşlarının kamu yararı gözetilmeyecektir. Olay sadece ticari bir şirketler hukukuna çakilecektir.
Uluslararası sermaye sadece bize dayatmıyor bunu tüm doğal kaynakları olan üçüncü dünya ülkelerine de dayatıyor sorun bu?Ve bu iktidar bu sermayenin çıkarlarına eklemlenmiş haldedir.

Ama Rusya,Hindistan,Çin,Güney Amerika ülkeleri her yerde bir uyanış var artık...


 Banu Chouard / 26.02.2007 22:37:29

Yasima sayginiz beni hem dusundurdu hemde valla darisi nasil olsa basiniza ister istemezde gelecek demesemde dudunmedim desem yalan olur.....
Degerli Omer, dun dundu, bu gun de bugun ben hayatimda kimseye kin gutmedim. Hep aninda soyledim ve oylece gecistirdim inan bana buda bir okul, neyse esas soyliyecegim
ben Turkiye'nin objektif olarak en buyuk probleminin ne oldugunu veya tum problemlerinin siralanmasini rica ediyorum.Madde madde gormek ve inanmak istiyorum. tabiki rcp yi istemiyorum cunku bana sorarsaniz en buyuk problem IRTICA ve basi ceken de AKP yaniliyormuyum?
Bu gunku yazilarinizi cok ama cok takdir ettim. Bana Ana yasa hocasi en sevdigim arkadasim, dostum Bulent Tanor ile son konusmalarimizi hatirlatti....
-IRTICA ana yasayi rahatsiz ediyor demisti
iste bu kadar


 başlayacak demiştim, başladı :) / 26.02.2007 22:40:51

Hastanelerde ‘işletme’ dönemi başlıyor


Bakanlık, hazırladığı tasarıda eğitim ve devlet hastanelerini özel bütçeli birer işletme haline getiriyor. Birden beşe kadar sınıflandırılan hastaneler aldıkları puana göre hizmet verecek


Fatma Ergüzeloğlu/Ankara
Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan Kamu Sağlık İşletmeleri Pilot Uygulaması Hakkında Kanun Tasarısı TBMM’ye sevk edilmek üzere Başbakanlığa sunuldu. Tasarıya göre, Bakanlığa bağlı ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurumları özel bütçeli birer işletme haline dönüştürülecek. Bakanlığın belirleyeceği birden fazla işletme bir araya gelerek İşletmeler Birliği oluşturabilecek. Bakanlar Kurulu kararıyla yürütülecek kanuna göre, işletmeye dönüştürülen hastanelere ait her tür sermaye, görev, hak ve yükümlülükler, taşınır-taşınmazlar ve taşıtlar işletmeye devredilecek. Bakanlık, Genel Sağlık Sigortası’na geçilmesiyle birlikte sağlıkta hizmet sunumu ve finansmanı birbirinden ayırmayı hedefliyor.

Bazı hastaneler sınıfta kalacak
Tasarı, hastanelerde puanlandırma sistemini getiriyor. Buna göre, hastaneler her yıl Bakanlık tarafından değerlendirmeye tabi tutularak, puan alacak. Puanlarına göre hastaneler (A), (B), (C), (D) ve (E) olmak üzere beş sınıfa ayrılacak. (D) sınıfına düşen işletmeye, eksiklerini gidermek üzere bir yıldan fazla olmamak üzere süre verilecek. Bu süre zarfında eksiklerini gidermeyen (D) sınıfındaki işletme ve (E) sınıfına düşen işletmelerde yönetim kurulu, genel sekreterlik ve hastane yöneticiliklerinde yapılan tüm görevlendirmeler sona erecek. Ortalaması tekrar (C) veya üzerine çıkan işletme yöneticileri görevine devam edebilecek.

Yönetim kurulunda kimler var?
Tasarıda işletme organları; yönetim kurulu, genel sekreterlik ve hastane yöneticilikleri olarak belirtiliyor. İşletmenin en üst karar organı olarak belirlenen yönetim kurulu üyeleri şu kişilerden oluşacak:
* İl genel meclisi tarafından belirlenen hukuk öğrenimi görmüş bir üye ile bir mali müşavir,

* Vali tarafından belirlenen işletme, iktisat veya kamu yönetimi alanında öğrenim görmüş bir üye,

* Bakanlıkça belirlenen tıp öğrenimi görmüş bir üye ile sağlık yöneticiliği alanında tecrübeli bir üye,

* Ticaret ve sanayi odası tarafından belirlenen bir üye,

* İl sağlık müdürü veya temsilcisi.

Görevlendirme süresi 3 yıl
Tasarıda yönetim kurulunun ilk toplantısında başkan ve başkan vekilini belirlemesi öngörülüyor. Kurul, üye tam sayısının salt çoğunluğuyla toplanıp karar verebilecek. Oyların eşitliği durumunda başkanın bulunduğu taraf çoğunluk sayılacak. Tasarıya göre, Bakanlığın yapacağı görevlendirme süresi üç yılı aşamayacak, fakat 3 yıl sonunda tekrar görevlendirme yapılabilecek. Genel sekreterlik ve hastane yöneticiliklerinde yapılan görevlendirmeler, genel sekreterliğin gerekçeleri ile süresinden önce ve yönetim kurulu kararıyla sona erdirilebilecek.

İşletmenin en üst yöneticisi konumunda bulunan genel sekreterlik bünyesinde tıbbi hizmetler, idari hizmetler ile mali hizmetler başkanlıkları kurulacak. Tasarıda, yönetim kurulu üyeleri ile genel sekreterlikte istihdam edilecek tüm personelde 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda belirtilen şartların arandığı bildiriliyor.

Başhekim hastane yöneticisine bağlı olacak
Tasarıda, işletmeye bağlı hastanelerin hastane yöneticisi tarafından yönetileceği belirtiliyor. Hastane yöneticisine bağlı olarak başhekimlik, idari ve mali işler ile sağlık bakım hizmetleri müdüriyeti kurulacak. Hastane büyüklüğü ve personel durumuna göre bir personel birden fazla görevi yürütmek üzere görevlendirilebilecek. Başkanlıkça belirlenen standardı aşmamak kaydıyla, yönetim kurulunca belirlenen sayıda, başhekim ve müdür yardımcılarına, başhekim ve ilgili müdürlerce görevlendirme yapılacak. Yardımcıların görevlendirilmeleri başhekim ve ilgili müdürün görevi sona erdiğinde kendiliğinden sona erecek. Yönetim kurulu, yıllık performans programı hazırlayacak, ayrıca işletmenin her türlü araç-gereç, taşınır-taşınmaz malzemesinin, alım-satım kiralama, devir ve takas gibi işlemlerinin yürütülmesinden yönetim kurulu sorumlu tutulacak. İşletmeler taşınır ve taşınmaz malların kira satış ve benzeri değerlendirilmesinden gelir elde edebilecek.

Tasarıyla birlikte, yönetim kurulu, kullanılabilir nakit kıymetleri ilk büyük 10 bankada değerlendirebilecek. İşletmelerde çalışan personelin her türlü ödemesi işletme bütçesinden karşılanacak. Tasarıda, işletme yöneticisinin şimdiki hastane yönetimi yapısından farklı olarak finansal yeterliğinin de göz önünde bulundurulacağı belirtiliyor.

Personele döner verilecek
Tasarıya göre, işletmelerde çalışan personelin her türlü ödemesi işletme bütçesinden karşılanacak. İşletmeler bu kanunda yapılan düzenlemeler dışında 209 sayılı Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kurumları ile esenlendirme (rehabilitasyon) tesislerine verilecek döner sermaye hakkında kanun hükümlere tabi olacak.

İşletmeler hizmetleri ile ilgili, kamuoyu yoklaması ve araştırması, bilimsel araştırma yaptırabilecek. Bunların dışında, avukatlık ve danışmanlık hizmetleri, dava takibi, tören-temsil organizasyonu, personel-demirbaş-sigorta takibi, Bakanlıkça talep edilen koruyucu hekimlik, afet-salgın-hastalıklarla mücadele ve inceleme gibi konularda harcama yapmaya yetkili olacak. İşletmeler ayrıca taşınır ve taşınmaz malların kira satış ve başka suretlerde değerlendirilmesinden gelir elde edebilecek. 209 sayılı Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kurumları ile esenlendirme (rehabilitasyon) tesislerine verilecek döner sermaye hakkında kanunun 5’inci maddesinde belirlenen tutarın yüzde 7’sini geçmemek üzere işletmeler bakanlıkça belirlenecek oranı Başkanlık Döner Sermaye Merkez Saymanlığı Hesabına aktaracak. İşletme gelirlerinden bunun dışında kesinti yapılamayacak.

Denetimi Bakanlık veya özel kuruluşlar yapacak
İşletme sermayesi, işletmeye aktarılan sermayeden, işletme karlarından, bağışlardan ve devlet yardımlarından oluşturulacak. İşletme sermayesi işletmeye dönüştürülen hastanelerin aktif varlıkları ve borçları dikkate alınarak Bakanlıkça belirlenecek. İşletme sermayelerinin birleştirilmesi, arttırılması, onaylanması ile ilgili işlemler bakanlıkça yürütülecek. Bakanlık işletmeleri kendi denetleyebileceği veya değerlendirmeye tabi tutabileceği gibi, Bakanlıkça yetkilendirilen bağımsız denetim kuruluşlarından da hizmet alabilecek. Bağımsız denetim kuruluşları tarafından yapılan denetim ve değerlendirmelerde nihai karar Bakanlıkça verilecek.

Personelin statüsü korunuyor
Tasarıda, memur ve sözleşmeli statüde istihdam edilen personelin mevcut statüleri ile işletme kadrolarına atanmış sayılacağı bildiriliyor. İkinci görev vekalet veya görevlendirme suretiyle başhekim, başhekim yardımcısı, müdür, müdür yardımcısı, başhemşire olarak görev yapan personel, kurumun işletmeye dönüşmesinden sonra asli görevine iade edilecek. Bu görevleri asaleten yürüten personelin unvanları, personelin talebi ile yeni bir atama işlemi yapılıncaya kadar şahsa bağlı kadro olarak devam ettirecek. Tasarıyla birlikte hastanenin işletmeye dönüşme tarihinde yaptığı sözleşmeler, davalar ve icra takiplerinin bütün hak ve yetkileri işletmeye geçecek.

Çalışan sayısını Bakanlık belirleyecek
İşletmede istihdam edilecek memur ve sözleşmeli çalışacak personel sayısı, işletme yönetim kurulunun görüşü alınarak her yıl Bakanlıkça tespit edilecek. Yıl içinde yeni durumların ortaya çıkması halinde yeniden tespit yapılabilecek. Belirlenen sayı, bakanlık kadro ve pozisyonlarından işletmeye tahsis edilebilecek. Bu kadro ve pozisyon sayısı dışında personel istihdam edilmesi halinde yapılan harcamalardan, atamaya yetkili amir, harcama yetkilisi ve gerçekleştirme memuru şahsen sorumlu tutulacak. Memur ve sözleşmeli personel atama ve yer değiştirme işlemleri, yönetim kurulunun talep ettiği sayıyı aşmamak kaydıyla, Bakanlık mevzuatı ve genel hükümlere tabi olacak.

Döner dağılımı 209’a göre yapılacak
Memur personel, sosyal hakları yönünden statülerine göre, genel hükümlere ve ödeme yönünden 209 sayılı Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kurumları ile rehabilitasyon tesislerine verilecek döner sermaye hakkında kanun hükümlerine göre; sözleşmeli personel ise ilgili mevzuata göre değerlendirilecek. Ancak bu maddenin 7’inci fıkrasında uzman tabibe göre hesaplanan miktar esas alınarak, oranlar eğitim ve araştırma hastanelerindeki hastane yöneticisine yüzde 300 olarak uygulanacak. İşletme personelinin disiplin ve sicil amirleri başkanlıkça çıkarılan yönetmelikle düzenlenecek.

Amaç: Hızlı hizmet
Bakanlık, tasarıda, genel gerekçenin hastanelerin idari ve mali özerkliğinin sağlanması yönünde, merkezden yönetim ve aşırı bürokrasinin sakıncalarını gidermek olduğunu bildirdi. Her tür yetkiyi Sağlık Bakanlığı elinde toplayan ve kararları merkezden alan mevcut uygulamanın gecikmeye yol açtığı, tasarıda ayrıca ifade edildi.

Gerekçede ayrıca, hastanelerin profesyonel yöneticiler eliyle değil, yönetim ve işletme alanında hiç bir eğitimi olmayan baştabipler tarafından yönetildiği vurgulandı. Bakanlık, bu tasarıyla Genel Sağlık Sigortası’na (GSS) geçilmesiyle birlikte sağlık hizmetlerinin tek alıcısı durumundaki Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile sağlık hizmet sunumu ve finansman ayrımının hukuki olarak tamamlanacağını öngördüğünü ifade etti.


 artik konusacak hic bir sey kalmadi... / 26.02.2007 22:43:59

26-02-2007
Hastaneler işletme haline dönüştürülüyor: Yönetiminde ticaret odası var, tabip odası yok


Sağlık Bakanlığı, kamu hastanelerinin işletmeye dönüştürülmesini amaçlayan yasa tasarısını TBMM'ye sundu. Hastane yönetim kurulunda yerel yöneticiler, ticaret odası temsilcileri bulunuyor, tabip odası temsilcisi yer almıyor.

Konuyla ilgili Medimagazin'in haberi için tıklayınız

Türk Tabipleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Gencay Gürsoy, işletme haline dönüştürülecek hastanelerin kâr amaçlı hareket edeceğini belirterek, "Böyle bir anlayışın sağlık hakkı ile ilgisi yoktur. Ayrıca yönetim kurulunda ticaret odası temsilcisinin olup asıl uzman kesimin, yani tabip odası temsilcisinin bulunmaması son derece yadırgatıcıdır" dedi.

'Kamu Sağlık İşletmeleri Pilot Uygulaması Hakında Kanun Tasarısı'nın gerekçesi ve temel özellikleri şöyle:

Yataklı tedavi kurumları otelcilik hizmetlerini de sunduğundan yönetimi işletmecilik esaslarına göre düzenlenecek,

Milyonluk cirosu olan hastanelerin işletme alanında hiçbir eğitimi olmayan başhekimler yerine profesyonel yöneticiler tarafından yönetilmesi gerekmektedir,

Hastanenin mülkiyeti kamuda olmakla birlikte ayrı bir bütçesi bulunacak ve çağdaş finansal ilkelere göre yönetilecek,

Hastane yönetimi, personel istihdamında bürokratik sınırlamaların dışında serbestçe karar verebilecek, işin gereğine göre kaydırma yapabilecek, verimli çalışana ek ödeme imkânı sağlanacak,

Hastanenin en yetkili organı yönetim kuruludur. Bu kurul, İl Genel Meclisi'nden iki, Valilikten bir, Sağlık Bakanlığı'ndan iki, Ticaret Odası'ndan bir ve İl Sağlık Müdürlüğü'nden bir temsilci olmak üzere yedi kişiden oluşmaktadır.

Diğer işletme organları genel sekreterlik ve hastane yöneticilikleridir. Tüm yöneticiler üç yıl süreyle görev yapar ve yeniden seçilebilirler.

Hastaneler, Sağlık Bakanlığı'nca verimlilik esasına göre beş sınıfa ayrılırlar. Düşük puan alan ve son iki dereceye girenlerin yönetimine son verilir ve Bakanlıkça yönetilir.

Yönetim kurulu, hastane ve ünitelerin kurulmasına, kapatılmasına ve birleştirilmesine karar verebilir.

Radikal




 ömer / 26.02.2007 23:18:25

Sayın Banu Hanım,

Benim kimse ile kişisel bir problemim olamaz.Ama elbette bir problemim var o da ısrarla vurguluyorum;Sayın Editör bir fırsat vermiş sadece yorum panoları için değil yazarlar içinde bu söylediğim geçerli KM nin ciddi bir platform ve bilgiyi,paylaşmayı hiç bir menfaat grubuna bağlı olmadan sadece ve sadece özgür bir platform da amatörce yazmak ama bunun bir felsefesi olmalı Bağır bağır bağırıyorum,
Türkiye çok ciddi bir kavşakta.Bizler sivil hareket olarak çok küçüğk bir grup olabiliriz ama hiç değilse amatör ruhumuz var kalemimimiz satılık değil.Bu ruh Basında bir kaç dürüst gazeteci dışında kalmadı. Editör fotoğrafı koymuş bir yorumcu arkadaş ismini vermeden medya daki bazı ilşkileri açık açık yazmış... Bunu anlatıyorum geyik muhabeti yapacak zaman değil.Hastanelerin hangi duruma getirildiği yazılıyor tepkimiz yok.Sorun sadece doktorların sorunu değil.
Banane der geçerler... Ama sorun halkın yaşama hakkı sorunu... Yaşama hakkı olmadan neye yarar düşünce özgürlüğü neye yarar seyahat özgürlüğü?

Artık ciddi işlerle uğraşma zamanı KM de editörün bize verdiği fırsatı iyi değerlendirmek zorundayız.Bir kere önce susmayalım
Ne diyor Martin Luther King? Öyle zamanlar vardır ki susmak ihanetle eş anlamlıdır...

Yeni fikirler yeni kazanımlar yeni yazarlarla bir başka söylemimiz olmalı.Elbette güzeldir kelebekler,çiçekler kuşlar ama onları kaybetmemek için şimdi başka söylemler gereklidir.
Fransız direnişçileri direniş günlerinde başka söylemler yaptılar bu gün okusak bunlara edebiyat bile denemez ama ne diyor Roland Barthes öyle zamanlar vardır ki s..tir git demek bile edebiyattır.Ülkeniz atyağınızın altından kaydırılmaya çalışıyorsa,eziliyorsanız,horlanıyorsanız bir karşı edebiyat oluşturmak zorundayız...

Bazı şeyler kavgalarla hesaplkaşmalarla başlar ama yepyeni bir yapı doğar... Geyik muhabetinin zamanı değil üretmek emek vermek zamanı...

12 Eylül Faşizminin bizden koparttığı Rahmetli Hocam Bülent Tanörü anmanız ne güzel...Onun gösterdiği yönden gençler ilerlemeli Tüm arkadaşlarıma Rahmetli Bülent Tanör Hocamın KURULUŞ-KURTULUŞ eserini defalarca okumalarını bu vesile ile tavsiye edelim ve gençler bu ülkenin nasıl kurulduğunu nasıl kurtulduğunu o zaman daha iyi anlayacak.

İrtica konusunda YUSUF BESİM DOĞAN takma ismimle yazdığım yazılarımı okuyabilirsiniz.

Saygı ve Sevgilerimle,


 Prof.Celine Seçim COTTON / 26.02.2007 23:29:24

Sayin Avukat Omer Davultas;

Birazcik aklimin erdigi kadar ekonomi ile ilgili sorulariniza cevap vermeye calisacagim.Calisacagim dedigimi ustune basarak tekrarlamak istiyorum.
Her nekadar ulkemizden uzakta yasasamda ulkemi heran izlemek ve takip etmekteyim.
YTL Flotte halde yani daima her an valoru degisiyor.Eger giren sicak para yarin cikarsa TC Merkez Bankasi acilen faizleri yukseltecektir.Farkina varmasak da ufak bir Devaluasyon olabilme ihtimali her an vardir.
ABD nin karsiliksiz cikardigi Dolar'in alicisi CIN dir.Cunku ABD Cin'e az mal satabilmesine karsi, CIN ABD ye cok mal satmaktadir.Cin hic durmadan ABD den BONS DU TRESOR denen yani ABD HUKUMETI DEGERLI KAGITLARINI NEW YORK BORSASINDAN SATIN ALMAKTADIR.Yarin ise emlak, sirket almaya baslayacak.Cunku CIN de Haddinden fazla ABD Dolari var.yukarida yazdigim gibi ABD ye cok fazla mal sattiklari icin ellerinde ki fazla dolari busekilde kullaniyorlar.Boylece ABD ile CIN arasindaki Ekonomik savas yavas yavas ABD aleyhine gelisiyor.CIN'in en buyuk kilitlenmesi icinde bulundugumuz yyuzyilin en buyuk ekonomisi olmak istemesi ve bu yolda hizla ilerlemesi.Aslinda Cin sadece ABD ye degil tum dunyaya ihracak yapan bir ulke oldu.Gecen Ay Almanya'da Hali fuari vardi.Tum Turk halicilar Cin mali halilar ile mucadele edemiyeceklerini belirttiler.Cok guzel, kaliteli ve ucuz dediler.Bu maalesef gercek ve Turk,Hindistan,Pakistan,Iran el halilari icin beline indirilmis ve bel kemigini kiran gercek bir ekonomik cokertmedir.
Diger bir soru icin STAGFLASYON varmi Turkiyede gercek anlamda yok, cunku Ekonomik buyume %4 ile 5 arasinda bu ekonomik buyume Endustri mamullerinde.Ama buna karsilik ENFLAYON cok yuksek %8 lerde.Halbuku TC Merkez Bankasi ENFLAYONU %5 olarak planlamisti maalesef basarili olamadi.Eski TC Merkez Bankasi Bsk.Sureyya Serdengecti basari ile gotururken birden DURMUS geldi ve sesi hic cikmiyor.Hernekadar Merkez Bankasindan yetisme olsada memur olmak baska, TC Merkez Bankasini idare etmek baska.
Buna birde Hukumet harcamalarini eklersek, cunku planlananin cok ustunde bir harcama var.Ama bu harcamalar, Ne egitim ve nede Saglik bunlara gitmiyor.Yine Turkiyenin Ithalati maalesef Ihracatindan cok fazla.Yine bir tarim ve ciftci ulkesi olan Turkiyede Cifcilik oldu bircok ciftci isi birakti ve issiz.Tabii bu arada Turkiyedeki issizler ordusunuda unutmamak lazim.Ama burada sunu da eklemekte fayda var.Globallesme yuzunden Issizlik bir AB sorunuda ayni zamanda.Bunun icin Genclere sadece unv. okumasinin cozum olmadigi, meslek ogrenmeye tesvik edilmesi projeleri var.
Esasiinda 10 yil oncesi Enflasyon %60 larda idi simdi %8 bir basaridir.Sebebide ozellestirme, bazi devlet mallarinin satisi gibi.Tabii bunlar tasvip edilirmi oda ayri bir konu.Suandaki Hukumetin Ekonomisini yoneten Sn.Babacan Ithalatini ulkemizin yuksek seviyelere cikaramadi.
Esasinda keske sorularinizi print etseydim bazilarini not almistim.Simdilik bukadar yazabiliyorum.
Acizane biligimle, kusurum oldu ise af ola.
Ulkemizin gelecegi sadece bizler icin degil, dunyanin gelecegi icin cok onemli.Stratejik ve jeolojik olarak cok onemli ve de tehlikeli bir bolgede olmamiz sansi bazen maalesef sanssizlikta olabiliyor.Kuvvetli bir hukumet bunu daima sansa cevirebilir diye dusunuyorum.
Sayin Editor Cem Ozbatur'un sordugu soru ya cevap olarak ta sunu soylesem iste AB li ve diger ulkelerde yasayan turtdisi turkler sayin editor un de belirttigi sebeblerden OY hakkini istiyor.Sizin hukuk cercevesinde ki aciklamalarinizi da bekliyoruz.

Sayin Omer bey bu arada bir onemli konu daha var;
TC VATANDASLARINA UYGULANAN ILLEGAL VISE. Bunun ustunde ben sahsen cok calisma yaptim.Ankara Sanayi Odasi Bsk.Zafer Caglayan ile bizzat Paris'te toplanti yaptik.
Sayin editor izin verirse bu konuda bir belgeyi zatalinize iletmek isterim .Cunku Kazanilmis ferdi Mahkemeler vardir bu konuda.Simdilik izin alamadigim icin burada bu konuyu kapatayim.
Iyi geceler diler saygilarimi sunarim,
Celine Seçim


 ömer / 27.02.2007 00:07:40

Sayın Prof.Cotton,

Aslında sorularımın ekonomistleri tahrik etmek içindi...:)))

Doğrudur Çin elinde dolar rezervi fazlalığı ile doların aşırı düşmesini engellemektedir.Çin'in ülkesel anlamda gelecekteki süper güç olacağı artık biliniyor... Bunu ABD de biliyor Pentagon yazarı Barnett,Huntington gibiler bunları çok önceden ifade ettiler....

Şimdi Çin'deki yabancı yatırımların %95 ABD kaynaklı olmasıda şaşırtıcı değiller... Bilindiği üzre dünyanın en büyük pazarı ABD...AB daha ziyade ihracatcı durumunda...Çin ise hem potonsiyel büyük bir pazar ve aynı zamanda dünya ticaretinde rekabeti alt üst eden bir ihracatçı.Yavaş yavaş köylü toplumundan sanayi toplumuna geçtikçe hakimiyeti ele geçirecekleri açık bu nedenle uluslararası sermaye mülkiyetin öyle veya korunduğu sermaye hareketlerinin kolaylaştığı bir sistemi dünyaya dayatmasının arkasında sermayenin ulusal
bir kaynaktan çıkıp uluslararası serbestçe geometrik dizide kazanç sağlayacağı küresel hukuk düzeni dayatması için katliamlar,siyasi baskılar ve her türlü emperyal terör hareketini açık veya gizli desteklemekten geri durumuyor.Fukuyama ile tarihin sonu martavalı ile Ulus Devletin bittiği/bitmesi gerektiği martavalından vazgeçip medeniyetler çatışıyor/çatışmalı martavalına geçiş yaptı bekliyoruz şimdi Sam Amca şapkanın altından ne çıkaracak?
Son olarak Almanya daki arkadaşlar bir anektot aktardıkar
Çin büyükelçisine baskı yapışıyor efendim İlo sözleşmesinde belirtilen şartlara uymuyorsunuz falan dityor. Adam açıkça diyor ki Sizin Çinli İşçi umurunuzda bile değil kaybettiğiniz rekabet gücünü geri almak için bunu yapıyorsunuz.Ve devam ediyor SİZ SANAYİ DEVRİMİNİ NASIL YAPTINIZ? Kaç saat çalıştırdınız insanları çocukları... Bizim şüraka ise el pençe divan...Anlatmaya çalıştığım şu tüketim tüketim hayvani bir rekabet için sosyal devletin tüm kazanımları emekçilerin,halkın elinden alımıyor ve tüketme çılgınlığı bir mutluluk reçetesi olarak dayatılıyor.

Staflasyon dan kastetiğim zaman dilimi son bir kaç aydır ki amiyane esnaf tabiri ile buralarda son zamanlarda yaprak kımılfdamıyor, biraz işler kesat:)))

Son derce değerli bilgileriniz için teşekkür eder bizlerin eksikliklerini tamamlayacağınızı umut ederim

Saygılarımla,


 barba / 27.02.2007 00:49:56

Tarih tektir…

Gerçek tektir…

İşte bu iki söylem, bu iki bakış açısını incelemek gerekiyor. Bizim konuştuğumuz konuda, meselenin hukukla ilgisi de belki bu iki önermede düğümleniyor. Örnek bir olayı alalım:

Açlık sınırında bir vatandaşımız, yarın yok, borç veren kimse kalmamış, borç alacak kimse de kalmamış. Mesela bir yazarkasayı alıp fırlatıyor, mesela tabancayı çekip üst düzey bir devlet görevlisini, mesela bir askeri yetkiliyi yaralıyor veya öldürüyor. Bu hukukla ilgili kısmı.

Başka bir alana taşıyalım. Taşıyalım ki resmi ideoloji, resmi bakış açıları, baktığın/durduğun yerin önemi netleşsin. Netleşsin ki; (gerçek’in sonsuz olma özelliğini bir anlık gözardı ederek) “gerçek tektir ama tarih tek değildir” diyebilelim.. Bunu diyebilelim ki; gerçeklikleri, birbiriyle ilişkilerini kurarak ama en önemlisi durduğun yer itibariyle yorumladığımızı görebilelim.

Bir isyanı bastıranların ruh hali, bakış açısı, o isyanı gerçekleştirenlerle aynı değildir. Eğer isyan bastırılırsa, gücün ve yetkinin devamlılığı sağlandığı için olayın yazılı/resmi tarihe yansıması farklı, eğer isyancılar galip gelirse yansıması farklı olacaktır.

Benim durduğum noktada; bugünkü olayları yorumlayabilmek için 100 yıl kadar geriye gitmek gerekiyor. Zira sadece şu anki genel reflekslerimiz değil, “kurtarıcı” ihtiyacımız ve inancımızın kökenlerinin atıldığı yıllar. Kafamızın karışıklığı, şu anda hangi olayı nasıl açıkladığımız biraz da bu yıllara uzanıyor…

Yalnız, öncelikle böyle bir tarih yazımının, veya böyle bir tarih yazımı/aktarımı kullanılmasının ve birazdan da üzerinde duracağım devlet/güç/egemen kavramlarının sadece bizim ülkemizde olduğu sanılmasın. Zira değil. O halde, “bağımsızlık günü” olarak kutlanan 4 Temmuz gününün, yani Kuzey Amerika’nın Avrupa kökenli varlıklı beyaz adamlarının artık bundan sonra kolonyalist İngiltere’ye haraç ödemeyecekleri, sömürgecilerin işlevini devralacakları, İngiliz hakimiyetinden kurtulacakları 4 Temmuz gününün 78 yıl sonrasında, 4 Temmuz 1852’de, eski bir köle olan Frederick Douglass’ın bağımsızlık gününde söylediklerine kulak verelim:

“Sizin 4 Temmuzunuz bir Amerikalı köle için ne ifade edebilir? Bu sorunun yanıtını ben vereyim: 4 Temmuz günü kölelere yılın diğer bütün günlerinden daha yoğun bir biçimde maruz kaldıkları büyük adaletsizlikleri ve zulmü anımsatmaktadır. Köle için sizin kutladığınız şey bir kandırmacadır; o gün övündüğünüz özgürlüğünüz ve lânetli iktidarınız, büyük bir ulus olduğunuz konusundaki sanrılarınız, şişinip büyüyen kibriniz; kutlamalardaki neşenizin etrafa dağılan sesi köleye göre boş ve kalpsiz bir gösteridir; zalimlere yönelttiğiniz kınamalar, ucu sahte parıltılı cüretiniz, özgürlük ve eşitlik naralarınız içi boş birer maskaralıktır; dualarınız, ilâhileriniz, vaazlarınız, şükran günlerinizde sergilediğiniz dinî ayinler ve ciddiyet, köle için yalnız yapmacıklı bir dil, sahtekârlık, aldatmaca, imansızlık ve riyadır. Bütün bunlar şiddet ve vahşilikle onurunu yitirmiş bir ulusun suçları üzerine örtmek için kullanılan bir şal, bir örtüdür. Şu anda dünya üzerinde, Birleşik Devletler halkının işlemiş olduğu suçlardan daha korkunç, daha kanlı suçları işleyen hiçbir ulus yoktur.”



 Prof.Celine Seçim COTTON / 27.02.2007 00:50:32

Sayin Omer bey;
Size Paris'te yasadigim ve beni urkuten, dusunduren, bir animi anlatmak istiyorum.Anim ozel degil sizin yazdiklariniza sahit olacak bir CIN anisi.

Kizimi Yolcu etmek icin Havaalanina gidecegiz.Taksiye bindik.Taksi son model bir Mercedes ve soforu cinli.Ben cok severim insanlarla sohbeti basladik konusmaya sofer bey torpido gozunu acti ve oradan bir MUZ cikardi.Dediki madame bu ne bende guldum Muz dedim, evet ne renk dedi , bende sari dedim.Muzun kabuklarini hirsla acti ici nerenk dedi.Beyaz dedim.Iste dedi biz siz beyazlari ayni muz gibi icimize alacagiz.Sizi Muzun sari kabugu gibi saracagiz diye devam etti.Siz beyazlardan intikamimizi alacagiz dedi.Inanin Soke oldum, korktum.Neden nedim bu kin ve hirs.Cunku dedi siz Avrupalilar bizim Gizli kentimizi mahvettiniz, bizi yok ettiniz.Sizin yuzunuzden hergun Cin de en 100/150 kisi idam ediliyor.Bizler birer kullanilip atilan pacavra gibiyiz, fahiselik ve uyusturucu onlenemeyecek hizla artiyor.Ben suskun dinliyorum.Ama dedim ben Turkum henuz Avrupayada kabul edilmedik.Ozaman soforun inanin yuzu, bakislari, ses tonu degisti.Ozaman baska.Siz kimseyi kendinizden asagi gormeyen bir irksiniz dedi.
Bunu yazdim inanin bu Cinliler'e bir saat,bir mucevher, bir tablo akliniza ne gelirse verin aksam mesela, sabahleyin adamlar aynisini yapip size verir ve siz orjinalinden ayiramassiniz.Tabii insan gucu okadar ucuz ki ve insan okadar cokki.Bizler nasil mucadele edebilirki.Inanin Eiffel kulesi gecen sene AIRBUS ucaklarindan elli adet satin aldiklari icin KIRMIZI yandi bir hafta.Adamlar dunyayi parmaginda oynatiyor.Olimpiyad oyunlarini istediler ve aldilar.Fransiz polisi buradaki Cin mafyasi ile bas edemiyor.Onlar kendi mahkemelerini kendileri kuruyor diyorlar.Bence ABD de cekiniyor CIN den.Daha dogrusu bukemedigi bilegi opuyor.

Eksik tamamlamak haddime dusmez.Ancak bilgi alisverisi olabilir.

Bu arada OSCAR da sanat acisindan guzel bir olusum.Ama ne yazikki Turkiyede fevkalade filimler yapilmasina ragmen politikmidir bilmiyorum ama hic sansimiz olmuyor.Ama ben umudumu asla OSCAR dan da kaybetmiyorum.Orada da bir gun suhirli heykeli bir Turk sanatcisi ellerine alacak.Umarim 2008 olur bu tarih.

Iyi geceler ve tum KM yazar ve okuyucularina saygilar.
Celine Seçim


 barba / 27.02.2007 01:01:05

Peki acaba biz Türkiye Cumhuriyeti’ne nasıl bakıyoruz. Rejimin adından çok niteliğini ne kadar tartışabiliyoruz. Tartışamıyorsak neden tartışamıyoruz. Tartışmamızın engelleyen mekanizmanın temelleri ne zaman atılmıştır? Bu mekanizma, bu tartışmayı ve dolayısıyla en genel anlamda “demokrasiyi” engelleyen mekanizmanın temelleri ne zaman atılmıştır? Şu anda hangi surette, hangi yapılanmayı kullanarak hangi yaptırım gücüne sahiptir?

1923 ve sonrasında bir devrim mi oldu? Devrim yarıda mi kaldı?Yoksa sadece bir mekanizma el mi değiştirdi? Kimin açısından bakacağız?

“Almanya yenik sayıldığı için biz de yenik sayıdık mı” gerçekten. Böyle komik bir anlatım olabilir mi? Böyle bir şey MEB yayınlarına nasıl girer, neden girer?

Biz, yani şu çılgın Türkler emperyalizme karşı bir savaş mı verdik gerçekten? Böyle bir şey mi old? Yoksa sadece dağılmakta olan bir imparatorluk, el değiştiren bir devlet aygıtıyla, devleti güçlendirmek, eski parlak günlerine döndürebilmek için bu emperyalist savaşta bir “taraf” olarak mı yer aldı. Kavgada yumruğun hesabı sorulur mu? Demeler mi ki adama “Kardeşim sen de güçlenmek istiyorsun ben de, bu nasıl bir kurtuluş savaşıdır, kimi kimden kurtarıyorsunuz. Yıllarca bir sürü toprağın balını, kaymağını yediniz, şimdi bizden saklıyorsunuz onları, bırakın biraz da biz yiyelim.”

Bir emperyalist savaşta bir taraf olup da kurtulmak/kurtarılmak da neyin nesidir?


 barba / 27.02.2007 01:07:32

Sahi Kurtuluş savaşında kaç kişi öldü? Peki gerçekten bir Dumlupınar savaşı yaşandı mı? Yaşandıysa kaç kişi öldü? Bir çatışmayı "savaş" yapan dil üretilebilir mi? Kaç kişinin öldüğüyle mi değerlendireceğiz bunun bir savaş veya bir keşif kuvveti çatışması olduğunu, yoksa Nazım Hikmet'in "Kuvvay-ı Milliye Destanı"'na bakarak bir ruhu mu önemseyeceğiz, üzerinde duracağız.

Yoksa Mustafa Kemal kötü bir insan olabilir mi? Yoksa böyle bir soru ne kadar bir tabuya denk düşer? Mustafa kemal bir deha ise Nazım Hikmet bir deha değil miydi? O halde neden 1933 senesinde hüküm giymişti?


 barba / 27.02.2007 01:11:58

Mustafa Kemal, sadece çağının gerekliliğini yerine getirmiş olabilir mi? Çağının gerekliliği ne demektir? Çağdaş ne demektir? "Yurtta sulh cihanda sulh" dendiğinde, "Yurtta savaş cihanda savaş" diyen bir ülke lideri, bırakın lideri, herhangi bir vatandaş var mıdır?

Yoksa Mustafa Kemal'in Çanakkale'de ölen Anzak askerlerinin annelerine söylediği o harikulade insani sözleri, onlar bizim emanetimiz, evladımızdır, rahat olunuz" sözlerini gözardı mı edeceğiz


 barba / 27.02.2007 01:34:43

Bunlar sorular...Cevapları var mı, elbette var. Yalnız kimin açısından baktığımızla ilgili cevaplar bunlar. "Şöyleki" deyip de başta Ömer Bey olma üzere tüm arkadaşlarıma (ağabey, abla, kardeş) teşekkür etmek istiyorum, gerçekten.

Özellikle Ömer bey bir kaç gündür bir şeyleri, bir insani alışverişi diri tutmaya çalışıyor ve müthiş aydınlık bir insan. Böyle olduğu için, varlığı için teşekkürler...Eh, belki de o da başka türlü olamadığı için böyledir :)

İmdi, benim durduğum noktadan baktıkta, olaylar şu şekilde gelişiyor: Dağılmakta olan bir imparatorluk var, bir devlet mekanizması da var tabii ki. Terakkiperverler bu mekanizmayı sahipleniyor ki, zaten padişah 1908 itibariyle sembolik bir anlam taşıyor. Monarşiler yok mu, mesela bir İsveç yok mu? Benzer bir hadise. Padişah bu aygıtı kullanacak gücü, devamlılığı ve itibarı kalmamış. 1908 ve arkasından gelen (ermeni meselesi de burada ortaya çıkıyor zaten) 1913 hareketleri devlet mekanizmasını iyiden iyiye güçsüzleştiren hadiseler... Bundan sonra Mustafa Kemal, askeri vasıfları ve askeri dehası müthiş bir insan ortaya çıkıyor ve önemli bir zafer kazanıyor. Ancak bu zafer , bir tarih düşünüldüğünde, tebaası olduğu bir ordunun, toplamda hem siyasi hem de coğrafi anlamda, genel resim olarak kaybetmiş ve kaybetmekte olan bir halklar topluluğunun kazandığı tek askeri zafer.

Çerkez Ethem ağırlığı olan bir insan, hem silah gücü, hem yaptırım gücü, hem de önemli bir coğrafya üzerindeki yaptırım gücü, sözünün geçmesi olarak baktığınızda önemli bir insan MEB kitaplarında yazdığı gibi değil yani. Çerkez Ethem'in bir arkadan vurmuşluğu, bir isyanı var mı? Benim anladığım kadarıyla yok. Zira mesele parçalanmış bir devlet aygıtında ve bir coğrafyadaki iktidar savaşı



 barba / 27.02.2007 01:41:23

Çerkez Ethem bu savaşı kaybederek Lübnan'a gidiyor. Belki de Mustafa Kemal kaybedecekti ve Almanya'ya gidecekti. Bu da bir ihtimaldi. Öyle olmadı. Tarihin gerçekleri bu şekilde oldu ve yazıldı. Şimdi, soru tekrar başa dönüyor: Gerçekten bir cumhuriyet devrimi oldu mu olmadı mı? Hangi parametrelere göre bu bir devrimdir veya değildir diyeceğiz?

Anıtkabir'e gittik. Gördük ki Mustafa Kemal nice kitaplar okumuş, düşünmüş, tartmış, şöyle olması daha iyidir diye bir karar vermiş ve onu uygulamaya çalışmış. İşte bizim bu noktaya odaklanmamız lazım. Onun istediği nasıl bir cumhuriyetti? Nasıl bir rejimdi? Bu rejim kimlerin ihtiyaçlarını karşılıyordu? Kimlerin ihtiyaçlarını karşılamıyordu? Bu ihtiyaçlar, sahiplerine göre ne kadar insani ihtiyaçlardı? Teori nassıldı?Pratik nasıl oldu?



 barba / 27.02.2007 01:57:55

Ömer Bey'in kilit bir sorusu vardı: Hukuk devleti ile kanun devleti arasındaki fark nedir diye...Müthiş bir soru...Ben bu soruyu araştırmaya başladım ve üzerinde daha fazla düşünmek istiyorum, zira benim yabancı olduğum bir alan. Aslında basit ama basit olduğu ölçüde insanı zorlayan bir soru. Bu konu hakkında daha uzun uzadıya düşünmek ve bilgi sahibi olmak istiyorum.

Ancak benim genel düşüncem şöyle: Mustafa Kemal'in, belki de çağı gereği ve o zaman bu coğrafya da olanlar gereği yaptıkları "devrimler" ki ben hiç birini devrim olarak adlandırmıyorum, ayrıca "Mustafa kemal'in bir kurtarıcı" olduğunu ve beni/bizi kurtardığı söylemini ona karşı, yani Atatürk'e değil ama Mustafa Kemal'e karşı yapılmış bir haksızlık olarak nitelendiriyorum.

İstem devam etti ve devlet aygıtını güçlendirdi. bunu darbelerle pekiştirdi. Sokakta bir "kapitalizm" kelimesini dillendirin, veya "bana bulaşma, babam 80 paşalarından" diyin. İşte orda bütün aygıtın yarattığı bu mekazizmayı, bu korku mekanizmasını göreceksiniz. Kemalizm'den çok kemalistleri tartışın, onların zayıflıklarını görün, belki de kendinizdeki reflekslere birazcık bakın, düşüncenin özgürlüğünden çok özgür düşüncenin nasıl zadelendiğini kolayca farkedceksiniz. Meslele irtica meselesi değil. Bu mesele de bu devlet aygıtının kendine eklemllediği, gerektiği yerde bunu uygun şekilde kullandığı bir ayrıntı sadece.

Ve kusuruma bakmayın, hani bugüne yetiştireyim diye son kısmını çok güdük bıraktım. En temel anlamda söylediğim şey şu: RTE olsun veya olmasın diye tartışmanın benim için hiç bir sakıncası yok. ama temel mesele bunun bir bir gündem oluşturması, meselelerin sınıfsal/toplumsal koşul ve reflekslerden çıkarılarak laik/antilaik/dinci meseleine getirilmesiş, o başörtüsü takmıyor, o çiftçiye "ananı da al git" dedi meselelerine indirgenmesidir. Bu muhalafet, bu aygıtın izin verdiği ve özellikle istediği, hedef saptıran bir muhalefettir.

Güdük kaldı, biliyorum ama sonraki günlerde burada söylenenlere cevap/katı yapacağım...

Şimdilik müsaade

İyi geceler...


 bekir gürgen / 27.02.2007 03:15:36

bana söylüyecek söz brakmamışsınız :))

 ömer / 27.02.2007 09:09:34

iş yoğunluğu nedeni ile daha sonra döneceğim... Galiba benim bir kaç sözüm var:)))

 :D / 27.02.2007 10:31:43

Ne anlatıyosunuz ki siz?

 ömer / 27.02.2007 13:58:14

Bu günün en anlamlı sorusu galiba rejimin adından çok niteliğini tartışmak ki bence işte bütün mesele burada Sayın Barba...

Doğrudur tarihi olgu tektir ve ne yandan baktığınız dahası kimin nasıl yazdığıdır... Ekleyeceğim bir şey olamaz buna

Şu Devrim meselesine geleim bir de laiklik yahut (sekülerizm demek isteyen öyle desin) Batıda ki bu bir hareketle mi olur?
Öyleys Rönesans-Reform nedir? Ondan önceki din savaşları nedir? Dinin siyasal iktidarca el değiştirmesi nedir? Yaşanmamış mıdır? Örneğin İsa Roma'ya (egemene) isyan etti... Sonra İsa'nın dini Roma'nın (egemenin) dini oldu...İslamiyet farklı mıdır? Zamanla egemene karşı olan aynı din aynı kitap değilmidir daha sonra egemenle bütünleşen. Dini kullanmak egemenin arayıpta bulamadığı bir olguydu zira eline İlahi bir hukuk doktrini veriyordu ve üstelik dinin kutsallığı ihtiyacı egemene dini dilediği gibi yorumlama
olanağı veriyordu. Bu yüzden iktidarın kaynağı din olduğu için Din savaşları inim inletti...Taki Reform'a kadar... Aşağıda bir takım sınıfsal kaynaşmalar başlamıştı ve Arkasından Aydınlanma düüşüncesi aklın öne çıkarılması... Ve burjuvazi reddetmedi dini bireyselleştirdi... Artık iktidar gökyüzünden indirilebilirdi yeryüzüne... Artık iktidar meşruiyetini Tanrıdan değil halktan alıyordu... Tam da burada çıktı demokrasi kavramı önümüze... Kuşkusuz ağırlığını koyan burjuva demokrasisiydi ortaya konan...(Bu yanıltmasın antik yunan daki de aristokratik demokrasi idi neticede Yunan demokrasisinde köle kavramı mevcuttur)

Şimdi nasıl söyleceğiz Batıdaki Laiklik kavramının arkasında sınıfsal bir hareket yok diye? Bu bir devrim değildir diye?
Siyasal iktidar artık yeryüzündedir. Birazdan geleceğim bizdeki duruma...

Şimdi Devrim nedir sorunu?Bir kavram kargaşası oluşmaması için gereklidir kavramları tanımlamak...

Birisi geniş anlamda üretim ilişkilerinin değişmesini ifade eder.
Toplayıcı ve avcılıktan ,Tarım Toplumuna geçiştirİnsanlığın birinci büyük devrimi ve bu üretim ilişkilerinin üst yapısında siyasi iktidar hukuk,ahlak gelenek vs kültür yükselir... Tarım toplumun siyasi örgütlenmesi feodalite ve başlıca üretim aracı KÖLEDİR... Sanayi Devriminin merkezi kentir kapitalizmdir artık siyasal sistem.ve egemeni burjuvazidir aşağıda ise proleterya vardır... Bilgi Devriminin ortasında Ultra
bir kapitalizm mi çıkacak ortaya... Örneğin egemeni Ulus ötesi Çok Uluslu Sermaye mi?Artık Proleterya da şekil değiştirmekte bazen işsiz bir avukat bazen işsiz bir doktordur artık emekçi mavi yakalar beyaza dömnüverir birden ve eğitimle sınıf atlamak artık kolay değildir her zaman... Bilgi eğitimsiz insanın çantasında da olabilir kiralanabilir vs vs...


Şimdi Türk Devrimi var mı dır yok mudur anti emperyalist mi dir?Değil midir Nazım neden tutuklandı anti emperyalist olduğu için?

Kimdi hatırlamıyorum ama galiba şöyle bir şeydi: Mustafa Kemal'i Kemalistlerden kurtarmak gerek... Ne doğru bir söz!
Tıpkı bir din gibi M. Kemal de kullanılyor. Sorsanız 1961 Darbesini yapanlarda,1982 yapanlarda 28 Şubatı yapanlarda hepsi Kemalist!!!!! Ne ilginç?

Osmanlı paylaşımdan pay alacağını sanarak savaşa mı girdi yoksa zengin doğal kaynakları Coğrafyasında bulunduran bu imparatorluk zaten siyasi ömrünü tamamlamıştı da bir türlü paylaşımı konusunda ihtilaf nedeni ile ömrü biraz uzun mu sürmüştü.Paylaşım yapıldıktan sonra Almanların kucağına oturmak zorundamıydık. Yoksa taraf tutar gibi ya şundadır ya bundadır mı diye 1.Dünya savaşına girildi? Bir kere zaten savaşın sebebi Osmanlının elindeki Petrol Coğrafyasıydı.

Zaten savaştan sonra elde kalan neydi? Türklerin çoğunluğunun bulunduğu Misakı Milli sınırları idi...

Çerkez Ethem şu bu... Enver Paşa da Rusların elinde tutuluyordu. Yeni Sovyet Devrimi bilmiyormuydu Anadoluda Kominist hareket olgun değil... TKP ve çevresindeki Mustafa Suphi hareketide tasfiye ediliverdi. Nazımın cezaevi olayı anti emperyalistliğinden değil komünist oluşundandır...

Anadolu hareketi Türk Devrimi Sosyalist bir devrim değil ki?
Aydın-Bürokrat ivmeli üstten giydirilmiş bir burjuva devrimidir.
Anadoluda amale hareketi mi olmuş (Amele birliği vardı)
Burjuvazi çok mu yetkinmiş sınıfsal bir hareket yaratabilmiş ki üstelik burjuvazinin çoğunluğuda gayrımüslüm teba dır.

1936 larda Hitler ve Musolini savaş çığırtkanlığı yaparken insanlık camiasından bahseden barıştan bngır bangır bahseden Mustafa Kemal'dir...

Kuşkusuz kurtarıcı vs.değildi, Kuşkusuz Türkiye Devriminin köklerini jön türklerde-ittihatçılarda da bulabilirsiniz bu doğrudur ama devrimci bir güç değildir orada ki belki eli kalem tutanların aydınlanma hareketidir. Ama o zamana kadar Gökyüzünde olan iktidarın meşruiyeti aşağıya inmiştir.
Elde bir burjuva sınıfı ve sermaye gücü sınırlı olduğu için Devletçilik mecburiyetten türemiştir...Devlet eliyle bir sınıf yaratma hareketi aydın bürokrasi tavırlı oluşmuştur...

Emperyalizme defaatle karşı olduğunu defaatle ortaya koymuşken Laiklik dediğimiz sorunun özündede aslen düşünce ve vicdan özgürlüğü olduğunu batıda sınıfsal karekterli olan bu kavram aslında siyasi iktidarın meşruiyet
sorunu ile ilgilidir ki bu da daha çok Cumhuriyet kavramına değil Demokrasi kavramına tekabül eder diye düşünüyorum.

İngilterenin bir Krallık olması,İranın Cumhuriyet oluşu galiba Sayın Barba'nın başta belirttiğim nitelik sorununa tekabül eder.

Saygılarımla,







 Seda Demirel / 27.02.2007 22:47:14

çok şey öğreniyorum!!!
herkese teşekkür ederim...


 Prof.Celine Seçim COTTON / 27.02.2007 23:45:35

Iyi geceler,
Biraz once Holanda Kraliçesinin Turkiye ziyaretini izledim.Sayin Bayan Sezer nekadar zarifti.Sayin Editor Cem Ozbaturun bugunku yazisinda da belirttigi gibi.Cumhurbaskanligi makami cok onemli, orayi dolduracak kisilik de okadar onemli.Bi an dusundum orada orayi dolduramayacak X kisiligi.X diyorum cunku henuz kesin aday yok.Ama Bayan kralicenin yaninda orayi dolduramayacak bir X bas bayan olsa dedim biran kendi kendime.Sonrada Anitkabirde ATATURK'un kemikleri sizlamazmi?, Oradan bir ses yukselip bizlere soyle seslenmezmi: Ben size 10.yil NUTKU nu biraktim, Genclige Hitabe biraktim, Acaba bunlari hic anlamadinizmi. Yine kendi kendime cevap verdim.ATAM evet biraktin da biz nasil sahib olacagimizi bilemedik.Kimimiz asiri ileri gittik, kimimiz asiri geri gittik.Vitesi ayarlayamadik.Simdi Frenlerimiz patladi patlayacak.Keskin bir virajdayiz.O viraji nasil donecegiz inan ATAM habire direksiyonu bir saga bir sola kiriyoruz, tekerler yerinden cikti cikacak.Yanimizdaki ve arka koltuk da oturanlar da derin bir gaflet uykusundalar.Her parti lideri kendi sahsi koltuk kavgasinda.Senin kurdugun ama senden birsey kalmayan 6 oklu Baykal golu de oklari nereye atacagini sasirdi.Acaba sen bir mucize olsa birkac saatligine canlansan, acaba kimi layik gorurdun suanda kurdugun Cumhuriyete, 84 yilda nekadar degerini bildik bu Cumhuriyetin acaba.Bizi cok fazla alistirdin ATAM.Oyle bir aliskanlikki sanki vucudumuzun bir parcasi gibi, hic hastalanmayacak, bir kazaya ugramayacak, yaslanmayacak gibi geldi bize.Ve gerekli ihtimami gosteremedik mi ne??Gosteremedikki su anda 79 gun kaldi, 78 gun kaldi diye ilk defa gunleri sayar olduk.Sanki Kanserli bir organimiz yuzunden kalmis son gunlerimizin hesabi gibi gun sayar olduk.Vah bize ATAM. Belki bir care vardir.Kangren olan parmagi keser kolu kurtarirsin derler.Ama kesilen parmaksiz el eskisi gibi olurmu ATAM.Sucluyuz, toptan, 84 yili keseden harcadik.Ama can cekisiyor olsakda, keskin viraja patlamak uzere olan frenle girecek olsak da Halen yasiyoruz.Ben umitliyim ATAM.Cunku seni seviyor, damarlarimdaki kanda hissediyorum.Ha birde Alti oktan birini Denizin ortasina atmak geliyor icimden.
Ozurdilerim kendi adima ATAM.
Saygilarimla,


 bekir.. / 28.02.2007 03:23:22

iş mahiyeti ve elzeminden evvel birşey belirterek başlamak istiyorum. dünya devletlerinde sol parti veya sosyal demokrat parti olarak belirttiğimiz kesimler halkın nabzını tutan halkın çıkarlarını gözeten işçinin memurun çiftçinin haklarını savunan insanlar olarak iktidara gelmişlerdi vede nihayeti ve hizmetleride bu yönde olmuştur. sağ partiler ise rantın yakasında gezen daha çok sanayici ve medya ve banka sahiplerinin çıkarlarını savunan ve yanınada olan partiler olarak hizmet vermişlerdir. ak parti kurulum aşamasında da bu kavramlar üzerinden pazarlıklara oturmuş gerekli sermayeleri edinmiş gerek yeşil para gerekse ne para olsun çevresinde bunları toparlamış yoluna devam etmektedir. sayın başbakanın rahatlığı ve arsızlığıda buradan gelmektedir. ben batarsam sizide çekerim aşağıya gibi bir ecel tehdidi ile dem vurmaktadır. yaptığı siyaset iktidar siyaseti değildir. tam aksine bir muhalefet gibi tutumlar içerisindedir. ve hiçbir icratının açıklamasını ve savunusunu yapmamaktadır. devlet olmanın gereği olan uluslar arası anlaşmalar pazarlıklar vede ilişkilerde pasif kalınmış önüne her sunulan lokmayı yutmuştur. başbakanlığı dönemindeki yenen haltların hesabını vermeden çankaya çıkma çabası arsızlıktan başka birşey değildir. Cumhuriyetin tanımını ilkelerini ve temelini bu anlamda iyi oturtmak gerektiği kanaatindeyim.
hedef kişi tayyip değil ak parti kendi içerisinde anlaşmalara varmış 3 guruptan oluşmakta. tayyipciler. abdullah gül tarftarları ve meclis başkanı sayın arıçın müridleri. bir dikdatör doğmuyor belki ama dikte edicek bir gurup hareketi seziliyor. bu meclisin seçtiği yahut bu meclisten çıkacak olan cumhur başkanından kaçınmak lazım. Keşke Cumhurbaşkanı Sezer görev süresini uzata bilse.


 Prof.Celine Seçim COTTON / 28.02.2007 10:46:37

Gunaydin KM
Dun yayimlanan AKSAM gazetesinin genc kose yazari Soner Egin kendisinin Cumhurbaskani adayinin Avukat KEZBAN HATEMI oldugunu yazmis.Ve ozelliklerinden birisinin de Turkiye'nin Jet Set bosanbalarina imza atan avukat oldugunu yazmis.Eh su andaki gazetelerin kose yazarlarini okursak herbirinin bir adayi var.Ben ise BARBA ya katilabilecegimi yazacagim.Tabii eger baska hicbir cozum yoksa neden Sezer bir donem daha Cumhurbaskanligina devam etmesin.Fakat bir sorun var.Yasalar Mecliste cikiyor Sayin Cumhurbaskani bir cok yasayi VETO ediyor.Meclise geri donuyor ve tekrar cikiyor.Burada bir kisir dongu var.Sayin Avukat Omer Davultas bunu daha iyi aciklar.Buna cozum bulmak mumkunmu ???Yururlukteki Anayasa ile degil galiba???Sonra Neden bukadar emin olabiliyoruz Er kisi Cumhur ve yuzunden guller acan da Basbakan diye.Cunku yine halka sunulan ve empoze edilmek istenen gelecek de bizi idare edecekler sanki bunlar gibi medya tarafindan gosteriliyor.Yani Boyali medya da beyin yikamaya devam ediyor.Iste bu yuzden her platform son derece kiymetli.Cunku bir gurup kitle varki haykirislarini duyaramiyan, iste yine bu sebebten KM sinin Demokrasi cercevesi icindeki bu sutunu cok onemli.Ben burada tek goruse hizmet edildigini yazanlara da katilmiyorum.Su icinde bulundugumuz bir yukaridaki yazimda da belirttigim gibi.Cok keskin bir Viraj ve biz kaza yapmak uzereyiz.Hemde sonu TC ilkeleri icin,ATATURK ilkeleri icin, korkunc olacak, donusu mumkun olmayacak bir Viraj bu.Demeyin burda yazssam ne olur diye inanin en azindan okuyanlar yalniz olmadigini anlar, en azindan buraya yazan 100 kisi olsa tabii ayni kriterleri yani ATATURK ilkelerini savunan 100 kisi olsa bu 10 'a katlansa istatistik kurallarina gore 1000 kisi demektir.Tabii karsi gorusluler de yazmali ki cidden Demokratik bir fikir alisverisi olsun.Elbette medeni insanlara yakisir sekilde.Simdi aman boyle gelmis diyecek zaman degil, HELE HELE GENCLERIN VE ILKDEFA OY KULLANACAK YASTAKI SECMENLERIN IYICE AYDINLATILMASI LAZIM.BU ACIDAN BIZ DAHA YASLILARA DAHA DA BUYUK GOREVLER DUSMEKTE.Simdiye kadar sessiz kalan KM okuyucularida fikrini bir vatandaslik gorevi olarak dusunup yazarlarsa nekadar iyi olur diye acizane fikrimi belirtmek istiyorum.Cunku bazi anlar vardir ulkelerde, o anlarda insanlar kisisel "ID" lerini cikarip bir muddet askiya asmak zorundadir.Toplum menfeatlari kisisel hirslarin ve kinlerin ustune cikmalidir.Ve ONCE VATAN SONRA BEN demelidir.Biz burada biravuc KM okuyucu olmamaliyiz.DAMLAYA DAMLAYA SEL(GOL) OLUR bilincinden hareket ederek cogalmaliyiz.Bakin CUMHUR dan Korkuyorlar diyenler kapi kapi zamaninda dolasmadimi, tencere tava, yerine gore altin dagitmadimi.Biz ozaman ne yaptik.HIC .Denizler de boylece kurudu gitti.Simdi Oylebir sansimiz var kurumayacak bir caglayana donusebiliriz.Iste bu yuzden inanin yurtdisi Turkleri de YETERRRRRRR artik diyor.Kac gun kaldi bugun 78 galiba.Bir kisiyi aydinlatsak, bir kisiye ulassak, bir kisiyi oy kullanmaya ikna etsek.Bu cok buyuk bir katilim olur.
Saygilarimla,
Umarim aksama kadar bircok fikirler yazilir ve OY verecekler okur ve aydinlanir.


 Prof.Celine Seçim COTTON / 28.02.2007 10:49:44

Cok ozur dilerim yukaridaki yazimda hata yaparak sayin BEKIR beyin fikrine katiliyorum diyecegime Sayin BARBA yazmisim.Sayin Barba sizede katiliyorum da bu Sayin Sezer'in gorev uzatilma konusu idi de.
Saygilarimla


 kardelen / 28.02.2007 10:59:34

Öncelikle Sayın editöre bu anlamlı ve gerekli tartışmayı başlattığı için minnettarlığımı dile getirmeliyim. Ardından da değerli görüşlerini sunan vatan sahiplilerine elbette... Seda'nın da dediği gibi çok şey öğreniliyor.
Cumhurbaşkanı kim olmalı sorusuna herkesin verecek bir cevabı vardır. Bana göre de RTE olmamalı. Ama asıl sorun 'kim olmalı' dan çok 'kim olacak' . Çok seçenek olmadığı için bunun cevabı da belli zaten. Siyasetten çok anlamam ama şu süreçte yapılacak iki şey var bana göre. Birincisi ERKEN SEÇİM. Erken seçim için çalışılmalı(bu süreç nasıldır, bunun için gerekli zaman var mı bu konuda bilgi sahibi değilim). Sokağa dökülecekse halk; erken seçim için dökülmeli. Hedef bu olmalı. Örgütlenmeler buna göre yapılmalı. İkincisi ise; seçimde 'ben ne istiyorum' yerine 'ülkem için iyi olan ne' sorusuna göre oy kullanmalı. Ama mutlaka kullanmalı! Birden fazla alternatifi olanlar; bu yarışta en önde olabilecek olanı seçip ona oy vermeli. Başka alternatifi olmayanlar ise iyice düşünmeli: seçim yarışında şansı olmayanlara oy verip de oy bölünmesi yaratmaktansa, kendine başka alternatifler aramalı.
Doğruyu söylemek gerekirse, korkuyorum. Bu kez daha çok hem de... Korkunun ecele faydasının olmadığını da biliyorum. Ve bu süreçte, yapılması gereken her ne ise, payıma düşeni yapmaya hazırım. Türlü iğrençlikler peşinde koşanlara karşı hepbirlikte hareket edilmesi gerektiğine inanıyorum. Başımıza ne geldiyse, bilinçsiz oluşumlardan, hareketlerden geldi. Çok seslilik her zaman iyidir. Elbette fikirler zıt olacak. Ama çoğu kez bu çok seslilik yanında tek başlılık gerekir. Şu anki durum bunu gerektiriyor. Tek yumruk olunmalı. Fikirler ayrı olsun önemli değil. Amaç aynı ise TEK YUMRUK. Amacı olan herkes bu kapıyı açacak olan anahtarın bir parçası olmalı.

Saygılarımla,


 Uyumsuz PenGuen... / 28.02.2007 12:21:23



cumbaba kim oLacak.. ?

akape nin mecListeki oy üstünLüğüne göre, sessiz chp'nin karşı aday çıkarmasının anLamsız ve geçersiz oLacağını varsayarsak, şimdiye kadar oLanLara da bakarsak eğer önümüzde iki seçenek var...

birincisi rte, ikincisi mecLis başkanı arınç...

birincisi biraz daha ıLımLı ikincisine nazaran...
ikisi de karşı devrimci... biri interpoLce arananLarın dizinin dibinde, biri kariyerinin tavan yapmasının peşinde...

birincisi vatandaşa sert, ikincisi askere...
ikincisi beLki aday oLamayabiLir parti içinde gerekLi oyu aLamazsa, oysa birincisi kesin...

birincisi oLursa siyaseti bitirir çeker gider süresi doLunca,
ikincisi doyumsuz vaka başımıza dert oLacak yeni parti kurunca...




 kardelen / 28.02.2007 12:55:38

Doğru sorunun cevabı belli zaten. Sonuçta al birini vur ötekine. Hatta al ikisini birden, vur beride kalana! Yalnız dikkat, dikeni batmasın!

Peki tüm bu olanlara TSK nasıl bakar. Hazır 28 Şubat'ın yıldönümüyken ?


 bekir / 28.02.2007 12:59:43

sevgili uyumsuzun gösterdiği yönde şöyle bakalım.
RTE belediye başkanı iken daha başarılı idi
het ve hötle belediyeyi yürüte biliyordu. aktif siyasete atıldı başarısız oldu. bu nedenle cumhur olması gereken benim dedi.

BA aktif siyasette bize fısat tanınmadı bizi tanımıyorlar gibi bir söyleme sahipken. fırsat ele geçince laikliği tartışılır gibi söylemlerle vede orduyla uyumsuzluğu ile niçin fırsat verilmemesi gerektiğini belirledi. ben sizin ağbeyiniz sayılırım ben iyi nabız tutarım benimdir cumhurluk dedi
AG diğerlerine nazaran dah bürokrat bir tavırsergilerken refahın sivri çocuğu olmayı ihmal etmedi. genelde arabulucu rölünü üstlendi. cumhur olmak gibi bir kaygı gütmemekle birlikte gözünü başbakanlığa dikti.

oradan erbakan ha bizim ev ha köşk ben köşktede hapis hayatı yaşaya bilirim diye dem vurdu.


 omer / 28.02.2007 13:57:12

Evet bu gün 28 Şubat; Edtör gene ahaliyi tahrik etmek için elinden geleni yapıyor. Birincisi editöre hafızamızı tazelemesi anlamında teşekkür ediyorum ama biraz ondan farklı düşünüyorum ve 28 Şubatı biraz Amerikancı,birazda onla eklemli koprador sermayenin hareketi olarak görüyorum işte bu noktada da Hoca-Çırak ilişkisine gelmek istiyorum. Gerekli olup olmadığı tartışmasını çokta anlamlı bulmuyor neticede siyasi rejimin güçsüzlüğünden kaynaklanan bir tıkanmanın bir hesaplaşmanın ürünüdür gerçekleşmiş olan.

Editörün bahsettiği siyasi yapının iktidara geçmesi ile bu siyasi hareket kendi kaynakları ile bir bilek güreşi denedi ve bu hesaplaşma sonucu Anti-Amerikancı! bir söylemle iktidar talep eden ekip başına önce Türkiye-İsrail Savunma İşbirliği anlaşmasını imzalattılar sonrada 28 Şubatla taca attılar ama öğrenciler kendilerini indiren güçle uzlaşıverince Hoca'da oyunun dışına alınmış oldu. Hatta gerekli ideolojide dışarıdan geliverdi Ilımlı İslam!!!! Her ne kadar tezkere sonrası süpürme hareketi olunca,süpürmeyelim denen adam gene arayı buluverdi...)))

Bu anlamda 28 Şubat'ın Tayyip Bey'in doğum günü olduğu çeliki gibi gelsede doğrudur. İlginçtir ki TÜSİAD raporları ile Uluslararası Sermayenin finanse ettiği TESEV raporları ile Başbakanlık Bünyesinde İkinci Cumhuriyetçilere hazırlattırılan raporlar nedense bir birine çok benzemektedir.)))

Bahsedildiği üzere Sayın Sezer'in Cumhurbaşkanlığı için tek söyleyeceğim herkesin Cumhurbaşkanı olmasını başarmış birisi olduğunu düşünüyorum. Aslında herkese tuhaf gelen şey
şudur; geçenlerde dedik ki Cumhurbaşkanının Siyasi sorumluluğu yoktur.Siyasi olarak Başbakan sorumludur oysa Yürütmenin Başıdır Cumhurbaşkanı. Yürütmenin başı Başbakanla nasıl olurda kavgalı gibi olur çıkarılan yasaları veto eder? Sonra AYM ne gönderir? Çelişki gibi durabilir karşınızda bu durum. Oysa Parlementer sistemin yapısında Cumhurbaşkanın tarafsızlığı ilkesi gelir ki sebebi bir gün muhalefetinde iktidara gelme olasılığı vardır ve AY gereği Cumhurbaşkanının asli görevleri arasında Devletin tüm organları arasında uyumu sağlama,kollama görevi vardır.
Bir bakıyorsunuz ki Sezer Anayasa fırlatma olayına karışmış bir bakıyorsunuz,yasalar veto ediliyor,AYM ne gönderiliyor vs vs. Sanki Kavgacı bir Cumhurbaşkanı? AYM Başkanlığından gelmiş Cumhurbaşkanı Anayasal görevlerini biliyor; bilmez olur mu? Öyleyse neden?

Sebebi Şu: Birincisi 1982 Anayasası Cumhurbaşkanına siyasi sorumsuzluğu olan birsine fazla yetki vermiştir. Kamu Hukukunun en evrensel prensiplerinden biri şudur: Yetki varsa sorumluluk olmalıdır ve yetki varsa sonuna kadar kullanılır.Dikkat buyurulsun olağan şekilde seçilen Cumhurbaşkanları hep yetkilerini sonuna kadar kullanmışlardır,elbette Tutgut Özal ve Süleyman Demirelin siyasetten gelişleri bunu kamçılamıştır ama asıl sorun şudur:
AY ya göre Cumhurbaşkanı fazla yetkilidir. Sezerde yetkilerini kullanmaktadır.Hatta bazı AY Hukuçuları bizdeki sistemi yarı başkanlık sistemine daha yakın görmektedirler.

Şimdi burada aslında çok önceden ülke genelinde tartışılması gereken sorun şuydu: Kimin Cumhurbaşkanı olması gerektiğinden önce Cumhurbaşkanının yetkileri tartışılmalıydı. Peki Cumhurbaşkanın yetkilerini hep eleştiren Başbakan ve Partisi neden Sezer'in yetkilerini tırpanlamadı?))) Çok basit çünkü kendiside o yetkileri istiyor.)))

Sezer'i hepimiz sevdik,kişliğini görevini yapışındak özveri ve hassasiyeti... Kendisini seçenlere diyet borcu falan dinlemedi çünkü Kamu Bankalarındaki yolsuzluklardan sıkıntılıydı.Rahmetli Ecevit bazı şeyleri göremedi. Sezer bir hukuk adamıdır ve Hukukun üstünlüğüne inanmış vakur bilge bir hukukçudur. Önüne gelen yasa taslağı hukuksuzluklarla dolu olunca kamunun çıkarları ile uzlaşmassa ne bekliyorduk elindeki yetkileri sonuna kadar kullanacak. Parlementer sistemde Veto buzdalabı önerisidir yani biraz daha düşünün bekleyin düzeltin bakalım demektir.oLAĞANÜSTÜ DURUMLARDA KULLANILMASI GEREKEN BİR YETKİDİR.
Hemen tekrar aynen Cumhurbaşkanına gene gönderilir.Tekrar veto yetkisi yoktur imzalamak zorundadır Cumhurbaşkanı sonrada Anayasa gereği Anayasa Mahkemesi yetkisini kullanır. Normal işleyen Parlementer sistemde daha yasalar çıkmadan Başbakanla-Cumhurbaşkanının olağan görüşme gündemleri vardır burada bazı istişarelerin yapılması gerekir.Hükümet'in önceden çıkaracağı yasalarda bilgi alışverişi sistemin uyumlu işlemesi için şarttır.Ama hukuksuzluk yapma iradesinde iseniz Hukuku kaale almazsanız Cumhurbaşkanıda yetkilerini kullanır. Şimdi Sezerden sonra bu yetkiler nasıl kullanılacak hepimiz göreceğiz.AY Mahkemesi üyeleri atanacak,Rektörler Atanacak,Danıştay,Sayıştay üyeleri atanacak,Genel Kurmay Başkanı.... Vay Vay Vay... Yandı gülüm keten helva.

Tayyip Bey Cumhurbaşkanı olmak isteyecektir. Kendi partisi için kişiliğinde yahut başka sebeplerle bir çok kişi ve grubu birlikte tutabilmektedir.Örneğin Sayın Arınç'ın çıkışlarından ve tavrından bence rahatsız,İç işleri Bakanı Sayın Aksu'ya laf söyletmiyor kısacası dengeleri bu seçime kadar bozmak istemiyor. AKP tabanı AKP nin sıkıntıya gireceği endişesi nedeniyle canı gönülden Cumhurbaşkanı olsun diyemiyor?

Sezer'i ne kadar sevsekte takdir etsekte ikinci kez Cumhurbaşkanı olması olasılığı gerçekçi olmadığı gibi daha sonraki uygulamalar ve örfün oluşması için bence yanlış.Diğer taraftan AKP meclis içinden bir Cumhurbaşkanı istiyor ve kendi grubundan... Tabi siyaset cilveler le dolu? Kim bilir neler olur? Ama biri var ki çok enterasan ama AKP grubunda pek tabanı yok? Tercih edilirse az bunalımlı bir Cumhurbaşkanlığı seçimi olabilir. O da Anayasa Hukuku Hocası
Prof.Dr. Burhan Kuzu? Ama Tayyip Bey Başbakan olarak kalma iradesinde ise diyet borcu ödemeyi reddecek birini ister mi o da ayrı sorun.

Saygılarımla,


 kkk / 28.02.2007 21:32:39

yazılarınızı beğenmiyorum...

 Seda Demirel / 01.03.2007 01:35:22

ben burada yazılan herşeyi beğeniyorum :) kkk da buna dahil...

 torba yasaya örnek olsun... / 01.03.2007 06:42:15



Hatalı anestezi başhekimi görevinden etti
A.A-Zonguldak'ta 3,5 yaşındaki çocuğun, göz ameliyatı için anestezi
uygulandığı sırada fenalaşarak sevk edildiği Ankara'ya götürülürken
ölmesiyle ilgili soruşturma kapsamında, hastane başhekimi görevden alındı.

İsmet Onuk, daha önce yaptığı açıklamada, çocuğa anestezi verildiğinde
başka birimde olduğunu belirterek, "Hastanede çok sayıda ameliyathane var.
Her hastaya tek tek anestezi vermem mümkün değil, ama tümünü dolaşıyorum"
demişti.
Hürriyet

Bu olay basına yansıyan sadece bir örnektir.
Mecliste yeni kabul edilen anestezi teknisyenlerinin yalnız başına genel
anestezi verebilmelerini onaylayan yasa yürürlüğe girerse bu tür olayları
daha çok duyacağımızdan korkuyorum.
Saygılarımla.
Dr.Ali Haydar
Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzmanı.


 ters köşe / 01.03.2007 08:23:21

2 gün evvel resmen seçmen oldum... anı anda da seçemeyen...:(


 barba / 01.03.2007 11:56:33

Cumhuriyetimizin niteliğini tartışıyorduk. Bunun için cumhuriyet tarihimizin o ilk yıllarını iyice deşip, gerçekte neler olduğuna, insanlara iyi/kötü demeden, soğukkanlılıkla ama en çok da bir metodla bakmamız gerekiyordu. Bildiğimiz/resmi tarihle gerçek arasında nasıl farklılıklar vardı. Daha da önemlisi neden farklılıklar vardı.

Buradan günümüze gelip rejimimizde kimi seçtiğimizin, hangi nedenlerle kimi seçtiğimizin bir önemi olup olmadığını, hangi noktalarda önemli olduğundan bahsedecektik. Bunun için rejimin yanında "devlet" kavramının nasıl bir işlevi ve bağlantısı olduğunu konuşacaktık. Oradan da güçsüz ve metodsuz yapılacak muhalefetin, özgür düşünceyi, dolayısıyla halkları ve ülkeleri nasıl etkilediğini görmeye çalışacaktık. En azından benim çıkış noktam buydu.

Kendimize bakmadan önce dışarıya bakalım ki, hem kendimize bakmaya biraz daha cesaretimiz olsun, hem de dünya sistemiyle hangi noktada bağımlılıklarımız var bunları görelim. Önce Fikret Başkaya'dan bir alıntı...


 barba / 01.03.2007 11:57:22

...
Nasıl bir kişinin kendi hakkında söyledikleri onun hakiki şahsiyeti hakkında fikir edinmek için yeterli değilse, bir sosyal hareketin niteliği de o hareketi yönetenlerin söylediklerine bakılarak anlaşılamaz. “Ulusal kurtuluş” kavramı, bir emperyal güç tarafından işgal ve/veya ilhak edilmiş, tahakküm altındaki bir halkın bir ayaklanma, sonucu özgürleşmesi, kendi kaderini tayin eder hale gelmesini ifade eder. Ulus denilen hiçbir zaman ‘proleter‘bir ulus olmadığına, olamayacağına [kapitalizmin ulaştığı aşama veri iken] ve toplum uzlaşmaz çelişkilere sahip sınıflara bölünmüş olduğuna göre, ulusal kurtuluş kavramı kaçınılmaz olarak problemlidir. Bu yüzden tırnak içine alınmıştır. Amerikan bağımsızlık hareketini alalım: Kuzey Amerika’daki İngiliz kolonilerinden bazıları bir araya gelerek bir hareket başlattılar ve İngiltere’den bağımsızlaştılar. Bağımsızlık ‘ulusun’ kendi kaderini tayın ettiği anlamına geliyor muydu veya ‘ulus’a kimler dahildi? Bağımsızlık ülke nüfusunun yaklaşık %20’sini oluşturan Afrika kökenli köleler, Amerikan yerlileri, mütevazı insanlar, işçiler, vb. için bir anlam ve değer taşıyor muydu? Gerçekten nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan geniş emekçi kitle kendi kaderini tayin eder duruma gelmiş miydi? Bağımsızlıktan sonra köleler köle olarak kaldı, bizzat bağımsızlık hareketinin önderleri çok sayıda kölenin sahibiydiler...’kurtuluştan’ sonra Batıya doğru yayılma ve yerli halka yönelik jenosit hızlandı, sömürü derinleşti... Aslında yegâne değişiklik, mülk sahibi sınıfların İngiltere’ye [Büyük Britanya] haraç vermekten kurtulmasından ibaretti. Başka türlü söylersek, sorun iki taraf arasında bir sosyal artık bölüşümünden ibaretti... Dolayısıyla ‘kurtuluş’ herkes için aynı anlama gelmiyordu... İkinci Dünya savaşından sonra bağımsızlıklarını “kazanan” bazı Afrika ülkelerinin anayasaları İngiliz Sömürgeler Bakanlığında hazırlanmıştı. Böylesi bir bağımsızlık da ‘ulusal kurtuluş’, gerçek bir ‘bağımsızlık’ sayılacak mıdır? XIX’uncu yüzyılda İspanya ve Portekiz’den bağımsızlaşan Orta ve Güney Amerika [Latin Amerika] ülkeleri, başta İngiltere ve ABD olmak üzere kapitalist hiyerarşinin yükseklerinde yer alan ülkelerin yarı-sömürgesi durumuna geldiler. “Bağımsızlık” yerliler ve Afrika kökenli köleler için hiçbir anlam taşımıyordu. Dolayısıyla, XIX’uncu yüzyılda kolonilerin bağımsızlaşması ABD örneğinin tekrarından başka bir şey değildi. Devlet aygıtı düzeyinde, ezilen halklar, sömürülen sınıflar lehine bir ‘yenilik’ söz konusu değildi. Bu nedenle iktidarın el değiştirmesi, yabancının işlevini yerlinin devralması, ya da bir kliğin bir başka kliğin yerine geçmesi sanıldığından çok daha az önemlidir... Daha önce doğrudan sömürge statüsündeki bir ülkede yabancıların yerini “yerel bir iktidarın”, alması gereklidir ama yeterli koşul değildir. Bu, doğrudan devletin niteliğini angaje eden bir şey olduğu için... Zira, bir sosyal formasyonu dışarıya bağımlı ve edilgen kılan veçhe, sadece siyasi nitelikte olan değildir. Bağımlılık, ekonomik, sosyal, kültürel-ideolojik, vb. veçheleri de kapsar. Bu yüzden bağımsızlık bir bayrak, bir milli marş, bir devlet başkanına sahip olmaktan öte bir şeydir. Kolonyalist-emperyalist sömürü ve şartlandırmadan kurtulmak, siyasi veçheyi aşan bir içeriğe sahip olmalıdır. Böyle bir durumda kriter, devletin niteliğinin değişip, değişmediği, ne yönde ve nasıl değiştiğidir...


 barba / 01.03.2007 12:05:21

Önce Ömer Bey'e bir emperyal savaşta taraf olmaktan ne kastettiğimi söyliyeyim: Elbetteki Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını ve iktidarını parçalayıp sahip olmak bir tarafın en öönemli amacıydı. Ancak bu durum Osmanlı'nın sadece kendi topraklarını korumak, bir savunma pozisyonunda yer almak için Almanya-Macariistan-... ülkelerle müttefik olduğu anlamına gelmemelidir. Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetim mekanizmasını elinde bulunduran İttihat Partisi'nin de amacı zayıf düşen bir devleti yeniden canlandırmak, kaybedilen toprakları ve iktidarı yeniden ele geçirmekti. İktidar üstünde önemli gücü olan Enver Paşa, “Asya’daki Türkleri ve Müslümanları birleştirmek, Avrupa’da kaybettikleri toprakları geri almak, Adriyatik’ten Hint sularına kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmak üzere girdiklerini” açıkça ifade ediyordu.

 barba / 01.03.2007 12:16:55

Ömer Bey'e bir söyleyeceğim de Nazım Hikmet hakkındaydı. Doğrudur, Nazım Hikmet komunist olduğu için hüküm giydi. Ben o daha önceki mesajda bu örneği vermemin sebebi, Türk tarihinde önemli iki insanın, sizin de bahsettiğiniz gibi, ideolojik olarak yaklaşımlarının insanları nasıl karşı karşıya getirebileceğini göstermek içindi. Yani mesleleri kahramanlıktan ve benzer duygulardan çıkardığımızda böyle bir gerçekle karşılaşıyoruz. Bunu söylemek istemiştim. Başka bir anlamda değil...

Tekrar ayrılmam gerekiyor, kusura bakmayın. Bu mesaj panosunu devam ettirmeniz pek isabetli olmuş. Ben bu aralar katılım sağlayamıyorum. Ama Ömer Bey'e bir sorum olacak. Ben hukuk meselesini daha önce derinlemesine düşüp sorgulamamıştım. Aklıma takılın soru şu: Kapitalist sistemdeki bir devletin, ister Türkiye ister başka bir ülke olsun, "hukuk devleti" olması mümkün müdür. Mümkünse iyi bir şey midir. Özetle, devletin olduğu yerde hukuktan ne kadar bahsedilebilir. Devlet, kendini ve devlet mekanizmasını yöneten/kullanan ideolojiyi, korumak durumunda değil midir? Buna göre yasalar çıkarmaz mı? Aksi halde hem devlet, hem de onu kullanan ideoloji ve sınıf bundan zarar görmez mi. Yani hukuk kavramının yanına devlet kavramını koyamamız ne kadar anlamlı? Bir hukuçu olarak müsait bir zamanınızda görüşlerinizi merak ediyorum, yazarsanız ne güzel olur...Haa, bir de gitmeden Nazım Hikmet'le ilgili mesele için internette bulduğum bir şeyi de ekleyeceğim. Ne konuşuyorsunuz ki siz demeyin. Konu biraz dağıldı gibi gözükse de merak etmeyin, dağılmadı, gayet iyi gidiyor. Görüşürüz...


 barba / 01.03.2007 12:24:02

...

Temmuz 1930'da "Salkımsöğüt" ile "Bahri Hazer" şiirleri şairin kendi sesiyle Columbia firmasınca plağa alındı. Yirmi günde tükenen bu plağın kahveler, lokantalar gibi halka açık yerlerde çalınmaya başlandığı görülünce, polisin duruma el koyup bazı uyarılara girişmesi sonucu firma plağın yeni basımlarını yapmaktan vazgeçti.

1 Mayıs 1931 günü bir sivil polisin getirdiği çağrıyla, ertesi gün Sorgu Yargıçlığı'nda sorgulanması yapıldı. İçişleri Bakanlığı'nın emri doğrultusunda, ilk beş kitabındaki şiirlerinde "bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği" savıyla mahkemeye verildi.

6 Mayıs 1931 Çarşamba günü saat 15'te, 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde, Türk Ceza Yasası'nın 311 ile 312. maddelerine dayanarak başlayan mahkemeye, Nâzım Hikmet koyu renk bir giysi, çizgili boyunbağı, elinde fötr şapkayla gelmişti. Az sonra Avukatı İrfan Emin Bey de (Kösemihaloğlu) yanında yerini aldı. Küçük mahkeme odası üniversite öğrencileri, genç şairler, şapkalı bayanlarla tıklım tıklım doluydu.

Sorgulanmasının bir yerinde Nâzım Hikmet şöyle dedi :
"İddianamede beş altı noktadan suçlama var. Bunların başında benim komünist olduğumu ilan etmekliğim suç sayılmaktadır. Evet, ben komünistim, bu muhakkaktır. Komünist şairim ve daha esaslı komünist olmaya çalışıyorum. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince ben komünist şair olmakla cürüm işlemiş olmam. Komünistlik bir tarz-ı telakkidir. Diğer iktisadi ve siyasi meslekler nasıl cürüm değilse, komünist mefkûresi de cürüm değildir. Benim bir sınıf halkı diğeri aleyhine tahrik ettiğim iddiası söz konusu değildir."
Bundan sonra yapıtlarını tek tek ele alıp yazılış amaçlarını açıklayan şair, bir yerde, kendisini Batının emperyalist ülkelerinin mahkemeye vermesi gerektiğini, bir yerde de, Türkiye'de ekonomik sıkıntı olduğunu rakamlarla açıklayan Ticaret Odası Dergisi'ne değinerek, halkın durumundan söz etmek suç ise, ekonomi bilimini ortadan kaldırmak gerektiğini söyledi.

Sorgulama bitince, Savcı esas hakkında görüşünü bildirerek,
"Müdafaasına nazaran suç için araştırılan kanuni unsur ve şeraiti göremiyoruz, beraatini talep ederim," dedi.

Avukat İrfan Emin Bey ise coşkulu, uzun bir savunma yaptı. Türkiye'nin emperyalizme karşı verdiği savaşa da değindiği konuşmasını,"İddia makamının talebine katılarak beraatimizi talep ederiz," diye bitirdi.

Yargıçlar dosyayı incelemek için on dakika ara vererek içeri çekildiler. Mahkeme salonunda aklanma kararı bekleniyordu. Ama öyle olmadı, duruşma 10 Mayıs 1931 Pazar günü sabahına ertelendi.

Kimilerinde kuşku uyandıran bu erteleme ilgiyi büsbütün artırmış, pazar sabahı gelen dinleyiciler salona sığmayıp koridora taşmışlardı. Karar oybirliğiyle aklanma olarak okununca, büyük bir alkış koptu.


 ben / 01.03.2007 15:55:47

sn barba burada kapitalizm taşlaması mı yapıyoruz yoksa seçimlerimi tartışıyoruz onu anlayamadım. kapitalizmde hukuk sistemi işlemezmi?? pekı nerede işler??. hukukun ideolojiyle ne ilişkisi var. hukuk adalat sağlar ideolojiler sistem değiştirir ve değişen sistemle yerleşen yeni ideolojide adaleti sağlamak için hukuka ihtiyaç duyar. adalet sistemini değişen çağa ayak uydurmak için hukuk sistemi değiştirir , ideolojileri değiştirmek için hukuka değil devrimlere ihtiyaç duyulur. bu meyanda önemli olan hukukun üstünlüğüdür, yani torpilin işlemediği herkese karşı aynı adaletin uygulandığı bir hukuk sistemi. yanlış olduğu kanaatinde olduğumuz bir kanun yönetenlere karşı da aynı şıddetle uygulanırsa(bunu becerebilirsek) yöneticilerimiz derhal farkına varıp kendilerini de koruyabilmek için o kanunu değiştiriverir, fakat siyasi güç ve çevrelerini kullanarak yanlş /adaletsiz olarak nitelendirdiğimiz kanunların kendilerine uygulanmasını önleyebiliyorlarsa o kanunu tabiiki değiştirmezler(ne olur ne olmaz bir gün rakiplerime karşı kullanabilirim duruversin orada derler) ve hukukun üstün olmadığı bir ülkede adalet tam olarak sağlanamaz. belkide hukun üstün olmadığı bir ülkede yaşadığımız için hukuka pek güvenemiyoruz. kısacası suçlu kapitalizm mi yoksa hukukun üstünlüğünün sağlanamamasımı?? şu anki başbakan/cumhurbaşkanı adaylarımızdan herhangi birinin hukukun üstünlüğünü sağlayacağına dair bir söylemi/iddiası varmı.? bu modern/cağdaş ülkelerinin birçoğu tarafında sağlanmış durumda. biz beceremezmiyiz??

 ben / 01.03.2007 15:59:23

aşağıda sami selçuk un 2000/2001 adli yıl açılış konuşmasından hukukun üstünlüğünü anlatan bir bölum aldım tüm metni okumak isteyenler dipteki linkten ulaşabilirler: Amerikan Yüksek Mahkemesinin görkemli kapısında, adalet tarihinin sekiz figürü yer almıştır. Onlardan birisi de Kral I.James ile Başyargıç Coke’un öyküsüyle ilgilidir. Olay İngiltere’de geçer. 1612’de dinsel olmayan bir suç nedeniyle Kilise Mahkemesinin yetkisini aşarak birini tutuklamak ve laik mahkemenin bunu önlemek istemesi üzerine olaya el koyan Kral I.James ve Başpiskopos Canterbury şu görüşte birleşirler: “Kral, kral adına hüküm kuran yargıçların yerine geçerek her zaman karar verebilir.” İngiliz Üst mahkeme Başkanı Edward Coke söz alır ve “Kral, İngiliz hukukuna göre hiçbir davada karar veremez. Dava, hukuka göre ancak mahkemelerce çözülebilir” diye karşı çıkar. Doğal hukuk öğrenimi gören Kral, hukukun akla dayandığını ve uyuşmazlığı çözmek için bunun yettiğini söyleyince Coke, Kralın doğa hakkındaki kuşkusuz yetkin bir bilgisi olduğunu, ancak uyrukların yaşam, miras ve mallarına ilişkin davaları çözmek için doğal aklının yetmeyeceğini, uzun inceleme ve deneyim sonucu elde edilen hukuksal akla gerek bulunduğunu belirtir. Kral bu görüşü reddeder ve kendisinin yasalara bağlı kılınmasının ihanet olduğunu söyler. Bunun üzerine Baş yargıç Coke, şu yanıtı verir: “Kuşkusuz majesteleri hiçbir insana bağlı değildir.Ancak, herkes gibi Kral da yasalara uymak zorundadır” Bu özdeyiş hukuk tarihinde “üstünlüğün hukukunu” uygulamak isteyenlere, “hukukun üstünlüğünü” savunanların en eşsiz yanıtlarındın biridir http://www.yargitay.gov.tr/tarihce/tarihce_aak/2000-2001.htm

 barba / 01.03.2007 16:38:34

Sn Ben,


hemen cevap vereyim. Öncelikle Sami Selçuk'un "Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne" adlı kitabını 7-8 sene önce okumuş, güzel güzel notlar almış, her meseleyi Aşık Veysel'le bitirmesini anlayamamış, ama gene de düşünceleri üzerinde düşünmüş, Sami Selçuk ve düşünceleri hakkında genel bir fikir edinmişim. Sizin verdiğiniz örnek kişi bile kitabının isminde devlet ve hukuk kelimelerini kullanıyorsa, artık varın siz düşünün devlet-hukuk arasında sorgulanması gereken bir şey var mı diye...

İkinci olarak da adalet sağlamak hukukun işlevlerinden sadece birisidir. Ben bu kıt bilgimle bunları söylüyorum, Ömer Bey daha iyi cevap verecektir.

Üçüncü olarak, baklava çalan çocuk 7 sene ile yargılanıyorsa (sonucu ne oldu bilmiyorum) mülkiyet ve dolayısıyla ideoloji kavramlarının hukuk sistemiyle ne kadar ilgisi olduğunu görebilirsiniz.

Dördüncü olarak, cumhubaşkanlığı seçimi nezdinde biz bir rejimi tartışmaya açtık. Bu tartışmada rejimin saç ayaklarından bir tanesi devletse, bir tanesi ideolojiyse, bir tanesi hukuksa bir tanesi de Kemalizm/Kemalistler dir. Bunların her birine değinmeden, mesele yarım kalacaktır. bu yüzden bu konular konuşuluyor.


 ben / 01.03.2007 17:28:16

sn barba burada sami selçukun düşünce yapısından çok verdiği hukukun üstünlüğü örneğiydi alıntı yapılmak istenen(zaten yukarıdaki metin kendi söylemi değil 1612 senesinde ingilterede yaşanan bir diyalog du) hukukun üstünlüğü sağlanamadığı müddetçe devlet ve hukuk arasında tabiiki söylenecek çok şey var (burada size katılıyorum). benim söylemek istediğim hukuk üstüğnlüğü sağlanmış bir kapğitalist devlette geriye nekadar söylenecek şey kalır acaba?? rejime/ideoloji ye gelince , ıiktidardaki dini ideolojiye hepimiz karşıyız aşağı yukarı, barajı geçme ihtimali olan partiler arasında seçim yapmaya çalışıyorsak , kapitalizm haricinde başka bir rejim sunan varmıki bize?? var olanlar arasında bir secim yapmaya çalışırken kapitalizmi eleştirmeye odaklanmak ne katkıda bulunacak bu tartışmalara ?? benim anlamadığım bu.. hukkun işlevine gelince bunu ömer beyin yorumuna bırakalım vakti olursa.. saygılar

 barba / 01.03.2007 18:27:18

Sn Ben,

İş yoğunluğu ve biraz da konsantrasyon eksikliği nedeniyle Sami Selçuk için söyledikleriniz yanlış yorumlamışım. Bu vesileyle düzeltmiş olayım, afedersiniz.

Diğer meseleye gelince; müsaade ederseniz öncelikle bir kaç düzeltme yapmam gerekiyor. iktidarda olan dini ideoloji değildir. Zaten "dini ideoloji" diye bir ideoloji çeşidi yoktur, olmamalıdır. Zira bu tanımlama ideolojinin alt kavramlarından birisi olması gereken "ekonomi" kavramını içermez. Ya da içermesini istiyorsak bu ilişkiyi tanımlamamız lazım gelir. Zaten böyle bir tanımlamaya gittiğimizde meselenin özünün, en genel anlamda kapitalist üretim işkilerine geldiğini görürüz. Buna bağlı olarak bir ikinci düzeltme de, kapitalizmin bir rejim
olmadığıı yönündedir.

İmdi, neden partileri tartışmıyoruz da ideolojileri tartışıyoruz. Eğer biz düzen partilerinin hangileri olduklarını tanımlayabilirsek, o parti olmuş olmuş bu parti olmuş bir şeyin farketmeyeceğini söyleyebileceğiz. Ama bunun için önce düzeni tanımlamamız, buradan da düzen partilerini tanımlamamız gerekiyor. İşte bunu yapabilmek için, yani düzeni tanımlayabilmek için bu kavramlarla düşünemezsek, bu yıllardır sürren kafa karışıklığımız devam edecek. Bu tanımlamayı yaptıktan sonra, ancak o zaman "biz nasıl bir dünya istiyoruz", "istediğimiz dünyayı nasıl inşa edebiliriz", "bu istediğimiz dünyayı mevcut partiler içinde bize hangisi verebilir", mevcut partiler içinde böyle bir parti yoksa bir parti nasıl olmalıdır" sorularına geçebiliriz. Bunlara bir cevap bulamasak bile, en azından "kötünün iyisini seçeyim, en azından onlar gelmesin" hastalığımızdan kurtulabiliriz. ancak o zaman sanal bir gündemden, bir hedef saptırmadan kurtulup daha özgür düşünebiliriz.

Evet, en azından bu işe yarar.


 barba / 01.03.2007 18:33:57

"benim söylemek istediğim hukuk üstüğnlüğü sağlanmış bir kapğitalist devlette geriye nekadar söylenecek şey kalır acaba?? " demisiniz. İşte benim Ömer Bey' sorum da tam olarak bu meseleyle ilgili. Kapitalist bir devlette hukukun, devletin üzerinde bir gücü olabilir mi? Yani "hukuk devleti" dediğimiz, baştacı ettiğimiz şey acaba gerçekte nedir. Bu iki kavramın birbirleriyle nasıl bir ilişkisi vardır. Bunları açıklayabilirsek, hem o çok hayran olduğumuz Avrupa'nın çirkinliklerini deşifre edip sergileyebilir, hem de şu avrupa sevdamızın ne kadar beyhude bir özlem olduğunu görebiliriz. Daha sonra da "burjuva demokrasisi" ile "sosyal demokrasi" kavramlarını karşılaştırıp bir yerlere varabilir, nasıl bir demokrasi istiyoruz sorusuna yanıt arayabiliriz.

Velhasıl-ı kelam, ohoooo diyorum, daha konuşacak ne kadar çok şey var.


 barba / 01.03.2007 18:38:03

Son bir yorum olarak, biz aslında bu noktaya hafta sonundaki mesaj panosundan geldik. Orayı okursanız bundan önceki süreci değerlendirebilir, bu noktaya nasıl geldiğimizi görebilirsiniz...

diyorum ve belki kısa belki uzun bir zaman için yeniden müsaade istiyorum...


 barba / 01.03.2007 19:08:56

Söylemeden edemedim. Hem belki tartışmaya biraz da neşe katmak gerek. Yukarıda "Almanya yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık" söyleminden bahsettmiştim. Sonra dur dedim, bunla ilgili başkaları neler düşünüyor. Ekşi sözlüğe girdim. Ve bakın neler buldum (Benim gece yarısı gülmekten her tarafım ağrıdı)

***1. dünya savaşınında yenilmemizin sebebi olarak lanse edilen bir tür cevir kazi yanmasin olayi

***türkiye 1960 senesindeki avrupa şampiyonasında macaristan ve f. almanya ile aynı gruptaydı, fakat buna rağmen macaristan ile maç yapmadı... almanya macaristana yenilince biz de yenilmiş sayıldık...

***(bkz: bana arkadasini soyle sana kim oldugunu soyleyeyim)

***(bkz: ekuri)

***olay tamamen muazzam bir diplomatik basarisizliktan ibarettir.

baris görüsmelerine sadece sekiz kisilik bir heyetle katilan muzaffer osmanli devleti, elli yedi kisilik itilaf heyeti karsisina cok talepkar bir teklifle cikmis olmasina karsin, itilaf devletlerinin diplomatlari daha yüksek sesle konusmuslar, "haassieee.. hade len hatteee, yenildiniz iste...ehhe ehhie" seklinde bir yaklasim sergilemislerdir.

alti saat süren asagilanma seansi sonunda yenilmis olduklarina ikna edilen osmanli diplomatlari; mondros ateskes antlasmasini imzalamis ve istanbul'a dönmelerinin hemen ardindan, heyet baskani talat fevzi bey'in hatira olarak yaninda götürdügü giyotinle idam edilmislerdir.

itilaf devletlerinin mütarekeler sirasinda uyguladiklari taktik, "uluslararasi görüsmelerde ilkokul 3 manevrasi" olarak halen ingiliz üniversitelerinde siyaset bilimi derslerinde okutulmaktadir.


 barba / 01.03.2007 19:15:32

***(bkz: sevgilim ayrilinca ben de ayrilmis sayildim)

***25 eylul 2003 turkiye almanya voleybol macinı tek ihtimalli maç haline getiren olay ... iki ucu boklu değnek ... dilemma

***canakkale sava$i di$inda 1nci dunya sava$inin tum cephelerinde kaybeden osmanli devletinin , gunumuzde ilkokullardaki korpe dimaglara iyi tanitilmasi için yapilan bir cabalama. bu $ekilde bir on $artlanma ileride ogrenilen gerceklerin yuze daha sert carpmasini saglami$tir.
+bizler yenilmedik hayir
-kaybettiniz eziksiniz nuhaha
+hayir almanlar yenildi, bizler yenilmi$ sayildik biz kazandik hep
-yalan sizler de ezildiniz, pis turkler

***hatırlarım hocama şöyle sormuştum ilkokuldayken...
öörtmenim: almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık.
tduirlaan: öörtmenim niye biz yendiğimiz için almanlarda yenmiş sayılmıyor?
öörtmenim: eee...ööö...hadi tenefüse
tduirlaan: yuppiii!!!

***geçenlerde tanıştığım etnolog bir alman'a söylediğimde aldığım cevapla beni dumura uğratan söz.
osmanlı yenildi diye biz de yenildik sayıldık. şaka değil, onlar da bizle aynı teraneyi uydurmuş kitaplarında ve aslında yenilmez olduklarına inandırmışlar kendilerini.

***(bkz: almanya kendini köprüden atsa sende mi atacaksın)


 Seda Demirel / 01.03.2007 20:36:15

ömer beyi tekrar (başa dönüp dönüp okuyorum valla)okuyunca aklıma geldi...
A.N.Sezer belki kendisini tırpanlamanın! bir yolunu bulup sonra iner, mümkün mü sizce :)))))


 ömer / 01.03.2007 21:05:20

:)
Bu kadar iş ve diş ağrısından sonra:)) ancak...

Sayın Barba bana sorduğunuz sorular aşağı yukarı 4000 yıllık insanlık tarihi... Üzerinde binlerce yıl düşünülmüş kafa yorulmuş onbinlerce kitap yazılmış çetrefil bir konu. Birazda sosyal bilimler tamamen pozitif olamayacağı için yansızda cevap bulmak o kadar kolay görünmüyor. Konuyla ilgili düşüncelerimi Sayın Ben'in işaret etmeye çalıştığı üzere yaymadan cevaplamaya çalışacağım.Gönül isterdiki başka bir platformda daha enine boyuna konuşabilsek kısa kısa cevap vermeye çalışayım.Ama Klan Devletten,Antik Yunandan,Romadan Hristiyanlıktan,İslamiyetten,Liberalizmden Marksizmden,Anarşizmden,Sosyal Devletten tarihi gelişimi ve evrimi içinde değerlendirme yapmadan geniş anlamda sorularınıza cevap vermek güç çünkü bahsettiğim tüm sistem ve ideolojilerin ayrı bir devlet anlayışı hukuk anlayışı ve ideoloji anlayışı var.Elbette tarihi gelişimi içinde bu sistemlerin altında üretim ilişkileri var.

Devrimi en geniş anlamda üretim ilişkilerinin değişmesi ve ona koşut tüm siyasa,kültür,hukuk,eğitim... gibi üst yapınında değişimi olarak anlamdırmıştık. Tam bu aşamada devrimin dar anlamlı yapısı çıkar karşımıza:siyasal iktidarın değişimi yani ihtilal... Siyasal iktidarı ele geçiren güç elbette ki kendi devrimci düşüncesinin yapısına göre belirttiğimiz altyapı ve üst yapı kurumlarını değiştirmek isteyecektir.Her siyasal iktidarın ve hatta her insanın (şöyle veya böyle ideolojik bir düşüncesi olur,en geniş anlamıyla dünya görüşüdür bu)
Her ideoloji kendisi gibi olmayanları eleştirecektir. Nötr tarafsız olduğunu söyleyen insan bile var olan statüko karşısında tarafsızım diyebiliyorsa bir noktada var olan statükoyu benimsiyor demektir. Konuyu yaymadan Her devrimci siyasi iktidar al aşağı ettiği düzeni eleştirecek o düzenin temsilcilerini şöyle veya böyle tasfiye etmeye çalışacak bunu başardığı ölçüde hedeflediği değişimi gerçekleştirmek isteyecektir. Bu bir çelişki değildir. Örneğin bir Cumhuriyetçinin padişahlık aslında iyiydi,eski kurumlar çürümemişti fena değildi vs.vs.kabilinden bir söylemi olabilir mi? Adama sormazlar mı o zaman bu devrim niye diye?
İkincisi Devrimcilerin demokratik olmasını beklemek saçmalıktır. Zira demokratik bir gelişim olsaydı devrimden
değil evrimden bahsetmek yerinde olacaktı. Fransız Demokrasisi ve İngiliz Demokrasi bilindiği üzere iki örnektir. Sayın Ben'in bahsettiği şey yani kanunu koyan gücün kendisininde artık o kanunla bağlı olduğu düşüncesi hukuk devletinin ilk çekirdeklerinden biridir.Her devrim yerine göre kanlı olur ve iç hesaplaşmaları içinde barındırır. Bir noktada devrimin öncü gücünün (sınıfının) siyasal şiddeti devrim öncesi çürümüşlüğün tasfiyesinde kaçınılmazdır.Fransız Devrimine atfedilen meşhur sözdür" Devrim kendi çocuklarını yer" Jakobenlerin Jirodenleri tasfiyesi Robespiyer,Danton çekişmesi Dantonun giyotine gidişi,ardında Robespiyerinde kurtulamayışı...ve dökülen onca kan...1917 Ekim Devrimi Menşevik-Bolşevik çekişmesi Lenin'in iktidarı Romanof sülalesinin öldürülerek tasfiyesi.Ardından Stalin-Troçki çekişmesi? Ya Çin Devrimi? Son iki devrimde dökülen kan sayısı milyonla ölçülür. Ya Türk Devrimi? Mustafa Kemal'in dehası ile son iki devrimle kıyaslanmaz bile bazı şeyler... Elbette her Devrim ideolojisini ortaya koyacak,Eğitimini ortaya koyacak çürümüş eski yapıyı değiştirmek için yenilikler yapacak ve kendisine direnini tasfiye edecektir.Bundan doğal ne olabilir? Ancak Devrimi yerleştirdiği ölçüde zaman içinde hedeflediği amaca varmak isteyecektir.Mustafa Kemal'in ulusal kurtuluş savaşını dahi demokratik biçimde yapması neyi anlatır?Genç Cumhuriyetin
TBMM gizli zabıtlarına arada sırada yoklayalım bakalım o koşullarda savaşın göbeğinde TBMM neleri tartışmış. Osmanlının Devlet geleneği çok büyük tıpkı roma gibi Osmanlı Bürokrasisinin en önemli özelliği hemen hemen herşey yazılı.
O telgraflar,anılar,kayıtlar vs vs.Bir sürü yazışma nereden geldi. Değinmek istediğiniz Resmi tarih te ilkokullarda ve ortaöğrenimde okutulan resmi tarih fikri yahut o koca koca devlet erkanının günün anlam ve önemi ile konuşmaları ise size canı gönülden katılırım. Gene Koca Koca Tarihçiyim siyasetçiyim diyenlerin tuhaf açıklamaları ise bahsettiğiniz katılırım ama Türk Devrimi olmadı gibi bilim dışı bir düşünceye de katılmam beklenmesin.Mustafa Kemali eleştirelim,farklı tarihleri şunbları bunları eleştirelim ama bunları belge ile yapalım işi fantaziye döküp abartmayada gerek yok!Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur gibi ideolojik söylem bu gün için hepimize saçma gelebilir.Çünkü Ulusallaşmış bir çağda yaşıyoruz.80 yıl önce vatandaş olamamış,teba ve kul olmuş,emperyalistlerce işgal edilmiş,horlanmış,aşağılanmış bir millete ulus olma bilincini verme ayağa kalk doğrul anlamında söylenmiş bir devrimci sözdür onlar.Her olay o tarihsel koşullarda değerlendirmek gerekir. Bu günün mantığı ile 200 yıl önce yaşamış insanları anlamaya çalışmak bilim dışıdır.



 ömer / 01.03.2007 22:16:10

İkinci sorunuza tersten başlayalım,
hukukla devleti yan yana koymak ne kadar anlamlıdan?
Öncelikle burada gerek hukuk gerek Devlet aygıtı sorununa biçimsel açıdan ve son modern devlet ve modern hukuk anlayışı ile cevap vermeye çalışacağım. Biliyorum tarihselliğinden ve içeriğinden yoksun kalacağı için eksik olacak ama inanın bana buradan Hamburabi Kanunlarından antik yunan roma,Hristiyanlık,İslamiyet,Liberal Devlet,Doğal Hukuk anlayışı, Sosyalist Devlet,Sosyal Devlet ve Devleti baştan aşağıya yok etmek isteyen anarşizm ve sınıfların tarihi olmadan bu iş zor ama bu işide bu yorum panosunda yapmak zor!)))

Bildiğiniz üzere dar anlamda hukuk kurallarını diğer kurallardan ayıran (ahlak,gögü,gelenek vs) unsur o kuralların uyulmaması halinde bir müeyyideye ihtiyaç gösteriyor olmasıdır. Peki müeyyideyi gibi uygulayacak? Elbette ki Devlet dediğimiz mekanizma. Peki Devlet nedir? İşte çetrefil sorun burada başlıyor. Devleti tanımladığınız anda arkasından hukukuda tanımlarsınız. Yani Devlet ve Hukuk bir arqada yaşar. Bahsettiğim üzere Devlet'in tanımı ve yasalar tarihi gelişim sürecine ve üretim ilşkilerinin seyrine göre gerek realitede gerekse Siyasal Düşünceler tarihinde belli başlı düşünürlerde farklı izah edilir.Bilindiği üzere Kaitalist üretim ilşkilerinin ilk siyasa düşüncesi Liberalizm dir. Adam Smith'in bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler düşüncesinin Devleti sadece iç ve dış güvenliği sağlayan bir araç olmasını ve özgürlüklere karışmamasını ister. Gerek İngiliz özgürlük belgelerinde,gerek Fransız Devriminde gerekse Amerikan özgürlük belgelerinde bir sürü özgürlük sayılır.Örneğin İnsanlar özgür ve eşit doğar doğar? Kulağa ne kadar hoş geliyor. Ama sizinde işaret etmeye çalıştıhınız veçhe gerçekten özgür ve eşit mi mü doğuyoruz.Eee mülkiyetim yoksa ne kadar özgürüm? Öyleyse mülkiyet özgürlüğü sağlayan birinci etmen.Eğer param ve sair şeylerim yoksa nasıl özgür olacağım.En özgürlükçü ve eşitlikçi düşünür Voltair bile bir kere zarlar atılmış diyor ve ekliyor tekrar zarların atılmasına imkan yok! Kapitalizm ve liberalizm bu noktada sınıfsal hareketlilik geçişkenliğe izin veriyor. Feodalitede bu geçişkenlik yani sınıf atlama yoktur. Öyleyse kapitalizm bir hukuk düşüncesi belirliyor buna göre mülkiyetin korunması,ticaretin korunması,piyasanın korunması. Ticaret nerede yapılacak bir ulusal sınır etrafında işte bu noktada ulusal pazar ve bu mülkiyetin korunacağı Ulus Devlet gerçeği doğuyor Burjuvazinin elleri arasında. Bekşlıyor ki halk denildiği gibi özgür ve eşit değil hakların hepsi soyut. Tam o noktada
önce ütopik sosyalistler çıkıyor ortaya,ve arkasında Markx ve Engels. Artık insanlık anlamaya başlıyor ki insanlar doğar doğmaz özgür ve eşit doğmuyor. Bahsedilen haklar soyut somut değil.İnsan şu veya bu şekilde bir sınıfa mensup doğuyor.Ve artık Sanayi Devrimi ortasında Proleterya haklarını talep etmeye başlıyor. 18 saat çalışan,kaqdınların ve erkeklerin hasta hasta çalıştığı bir tarihsel gerçeklikten bahsediyoruz ve 1848 Paris Komünü denemesi...Artık Proleteryanında bir ideolojisi ve deneyimi vardır elinde...1917 Ekim Devrimi ile işler karışmaya başlar.Oysa Marx Devrimin
Avrupanın göbeğinde işçi sınıfının geliştiği yerlerde doğacağını öngörmüştü.Ama Devrim prekapitalist bile olamayan köylü toplumunda rusya doğdu. Ve ardı ardına Marxist köylü devrimleri.Ve Avrupa Butjivazisi korkmaya tedirgin olmaya başlar Dünya İki Kutuba gitmektedir. İhtilalin yakıcılığı ve ölümler ve reviyonizm... ABD avrupada işçiler haklarını talep etmektedirler artık. Karl Kautsky ve Eduardo Bernstein gibi düşünürler klasik demokrasi içinde çözüm arayışına girilir ve şimdikinden çok farklı olan Sosyal Demokrasi özellikle Avrupanın göbeğine oturur. Ve Sosyal Demokratların bahsettiği somut haklar başlar Avrupa Anayasalarına girmeye ve kaynağını da eski bir mantıktan doğal hukuktan besleyerek alır. İnsanın Özgür ve eşit doğduğu dopğal hukuk çağa göre yorumlanır.Hayır özgür ve eşit doğmaz ama özgür ve eşit olmalıdır.İşte bu noktada sınıfsal geçişkenlikle birlikte sosyal hukuk devleti,örgütlenme özgürlüğü,basın özgürlüğü,yaşama hakkını garanti altına alan,
sağlık ve sosyal yardımlardan faydalanma,Kadın Hakları,vs vs bildiğimiz bir sürü hak Anayasalara girer... Ama ortada bir sorun vardır gene Sosyal Devlet Kapitalist gelişimini sermaye birikimini sağlamış ve hatta emperyalist gelirleri olan yerlerde başarı kazanmakta bunlları tamamlayamayan yerlerde burjuvazinin ayağına dolanmaktadır...

İki kutuplu Dünya sona erince zemberek kopar işte...Artık haklar yavaş yavaş geri alınmaya başlar,Kapitalizm ve neo-liberalizm biricik ideoloji olmuştur yeniden. Marxizm geçmişin gerici ideolojisidir.Gelişmişliğin refah toplumunun yegane ölçüsü tüketim ve para kazanmaktır artık. Yaklaşık 2o yıldır dünya bir miyopluk içinde ve insanlığın kazanımları tek tek elden gitmekte...Bu miyopluğun ne kadar süreceği belirsiz derken şahsi fikrim artık küreselleşme şeklinde allanıp pullanan neo-liberalizmin marifetleri ortada.

Şimdi sorunuza dönecek olursak "Bizim AY mızda da tarif edilen demokratik sosyal hukuk devleti tanımının fiilen içi boşaltılmaya çalışılmaktadır...

Demokratik Sosya Hukuk Devleti,zaten kapitalizm içinde tanımlanır.Hukuk Devletinin en önemli özelliğinden biri Hukuka herkesin bağlı olmasıdır.Kural herkesi bağlar buna Devlette dahildir.İki (1961 AY nda çıkarılacak yaslar insan haklarına
dayanır 1982 de ise insan haklarına saygı sözkonusudur)
Çıkarılacak yasaların özgürlük normlarına uygun olması aranır.O normların çoğu doğal hukuk kaynaklıdır diğer taraftan doğal hukuk statik bir şey değildir.İnsanlığın inkişafına göre sosyal hareket ve ihtiyaçlara göre biçimlenmektedir. Burası dikkat buyurulsun aşağıdan gerek sınıfsal hareketler,gerek kitle hareketleri olmadığı sürece kolay kolay haklar verilmez. Ancak Mustafa Kemal dahiler 200 yılda bir çıkarda hiç bir şeyin mücadelesine yapmamış bizlere kadın haklarından tutundan bil cümle hakkı 80 yıl önce verir.1961 AY sı kendi dinamiğinde benim görüşümce
en gelişmiş AY mızdı ama daha sonra değiniriz inşallah ne garip cilve ki orada bulunan bir çok özgürlüğü şimdi Avrupadan dileniyoruz.

Özetle Hukuk Devleti en geniş anlamıyla;

Hukukun üstünlüğü ve her kesi bağlayıcılığı,Kaynağını Anayasadan ve İnsan Hakları Normlarından almayan ve biçimsel bir şekilde çıkarılan ve bu yasaların bir hiyerarşi içinde olduğu yasama,yürütme ve yargı erkinin bir birini denetlediği,yargıçların bağımsız olduğu,Devletin her işlem ve eyleminin bağımsız yargı Denetiminde olduğunu;ifade eder.

Şimdilik bu kadar,

Saygılarımla,







 Banu Chouard / 01.03.2007 22:24:59

Degerli Omer,
Madem Bulent Tanor'den yaklastik ben kendisini tanigimda, 18 yasonda idim madem editor genclik diyor.. Cok onemli bir noktaya deginecegim. Kendisini tanidigimda edebiyat hocamin esi ana yasa prof. Zafer T. Tuna'nin asistani idi. Server Tanilli'da asistani diger asistantan da Taner Beygo idi. Bir munazara konusu bir devleti halkmi Liderlermi idare eder idi. (Zamani gelince belki KM yazarim) Bulent'in ilk reaksiyonu ''cocuklar ana yasamizi ezbere bilmeniz gerekir demisti'' Ben yutmustum ana yasayi cunku demistiki her ferdin kendisini mudaafa edebilmesi icin ana yasasisi ezbere bilmesi gerekir. Yaniliyormuydu? Lutfen ana yasa mizi bu siteye ek olarak ekliyelim her kez hic olmazsa goz gezdirsin goreceksiniz saf turkce ve tertemiz ondan sonra dusunelim
dimi Omer?
Dun internetten acip tekrar okudum. Bana guc verdi.
Bir sans eseri daha Seda'nin sorusuna da yaklasacagim


 Ömer / 01.03.2007 22:56:44

Banu Hanım;

Doğru söze ne denir:)) Bence Sadece Anayasayı değil, Nutuk'u da eklemek gerekir.Diğer taraftan T.Zafer Tunaya Hocamızın "İnsan Derisi İle Kaplı Anayasa" ya 1792 yada 1793 olacak Fransız AY sının İnsan Derisi ile kaplı olduğu ve Luvr müzesinde olduğu yazılıydı. Bunu neden yaptılar dersiniz? O anayasaların içeriğindeki haklar kanla ve insan ölümleriyle alındı da onun için. Ama hala bunu anlamayanlar çoğunlukta ve üstelikte iktidardalar...

Server Hoca peş peşe kitaplar yayınladı,Şu son küreselleşme ile dayatılan ve insanlığın nasıl körleştiğini nasıl ibretle anlatıyor...

Değerli Hocalarımı andığınız için tekrar teşekkürler,

Seda Hanıma,
Sezer'in yetkilerini tek başına tırpanlaması mümkün gözükmüyor. Zira AY daki yetkileri değiştirecek güç TBMM:)))
Ama bazı aklıeveller dediler ki Cumhurbaşkanın atadığı Rektörler vs istifa etsin (Özellikler YÖK başkanı için dendi)
sonra onları tekrar atasın ki... Bu mümkündür ama kanuna karşı hile dediğimiz bir içeriktedir ne Sezer'in ne de Teziç'in böyle bir şeye tevessül edeceğini sanmam..)

Saygılar,



 Banu Chouard / 01.03.2007 23:26:11

Gecelim Omer o gunleri , Birtek seyi gecmiyelim o da yamusaklik ve anlayisla her keze hitap edecek sekilde beyin yikamadan Ana yasamizi ozelikle bilmek. Arkasinda olmak. Sayin Sezer'in de sag kolunun kim oldugunu cok gec ogrendim. Bakin iste bir defa daha o genclik o milliyetci egemen bizim gencligin kapisini yarin calacam ve sorumu soracam Seda eyer Sezer'in 5 yil daha reisi cumhur olmasi mumkunse referanyum yapilabilinirmi diye....

 barba / 02.03.2007 01:26:56

Ömer Bey,

Söyleyeceklerim devam edecek ancak hala takip edenler var ise, ki başından beri takip etmediğin zaman artık takibi zor bir hal almış olabilir.

Öncelikle tartışma buraya kadar iyi geldi ancak bence iki yanlış yaptınız. Bunlara yanlış diyorum, bu benim üzüldüğümden veya meseleden uzaklaştığımdan değil, ancak siz karşı görüşü meseleden soğutup uzaklaştırırsanız o zaman sadece sizin görüşleriniz kalır ki, bu da gayet güzel giden bir tartışma da istenmeyen bir durum olsa gerek.

(Bana göre) yanlışlarınızdan birincisi, benim söylemediğim bir şeyi bana mal etmeniz. Ben bütün bu yazdıklarımız boyunca, Mustafa Kemal Atatürk yanlış yaptı demedim. Kemalizm yanlıştır demedim. Doğrudur da demedim. Siz diyorsunuz ki :"Mustafa Kemali eleştirelim,farklı tarihleri şunbları bunları eleştirelim ama bunları belge ile yapalım işi fantaziye döküp abartmayada gerek yok!Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur gibi ideolojik söylem bu gün için hepimize saçma gelebilir."

Böyle bir şey benim söylediklerimi yansıtmıyor. Bana ne asil kan söylemi, ne de yurtta sulh cihanda sulh söylemi saçma gelmiyor. Tam tersine bu söylemleri gayet iyi anlıyor ve o tarihte, bir "dönüşüm" sürecinde yaşananlar, hele hele bir on yıl öncesine gidildiğinde panislamizm-panturkizm kavramları düşünüldüğünde gayet anlamlı geliyor. Ben "bu söylem yanlıştır, kötüdür" demedim, demiyorum da. Ama "iyidir" de demiyorum. Sadece tarihsel süreci anlıyorum. Özetle, benim dillendirmediğim, dahası niyetiminde bu yönde olmadığı bir konuda bir takım sözleri veya yaklaşımları bana mal ederseniz, ya da herhangi birisi herhangi birisine bunu yaparsa bir tartışma ilerleyemez. İlave olarak 200 yıl önceki meseleye bugünden bakarak bir yaklaımda bulunmadım. eğer deseydim ki "arkadaş, atatürk yanlış yapmış işte, görmüyor musun", o zaman haklı olurdunuz. Ancak ben ne böyle düşündüm, ne de böyle düşünmenize yol açabilecek bir söylem kullandım. Tam tersine, yeri geldiğinde ara özetler yaparak meselenin tarihsel süreçte ne olduğunu, bu tarihin bizim şu andaki seçim süreci tartışmalarımızda neden önemli olması gerektiği yönünde hatırlatmalar yaptım.

İkinci olarak da "belge ile yapalım, işi fanteziye dökmeye gerek yok" söyleyişiniz. Siz de biliyorsunuz ki böyle bir söyleyiş iki yönden haksızlıktır. Birincisi, belgelere göre konuşan sadece siz değilsiniz. en azından böyle bir ihtimali göz önünde bulundurmanız gerekir. En nihayetinde hepimiz girip de Osmanlı arşivindeki bütün belgeleri inceleyip referans verecek durumda değiliz. Yaklaşımlarına güvendiğimiz tarihçi yazarları referans alarak fikirlerimiz çatıştırıyoruz. Elbetteki sizin de referans aldığınız yazarlar vardır. Şunu söyleyebilirsiniz bir de:" Ben Nutuk'u da baz alıyorum." Ben de o zaman derim ki Nutuk'da tarih yapıcı konumda olan Mustafa Kemal Atatürk'ün elinden çıkmıştır ve iyi/kötü taraflı bir şekilde yazılmıştır. Sizin de belirttiğiniz gibi taraflı olmak durumundadır, zira doğası bunu gerektirir. Zaten Kemalizm üzerine konuşabileceğimiz, döneme ait, Kemalizm'in ne olduğunu, ne olması gerektiğini, iyi/kötü yönde tahrifata uğramadan anlatan tek belgedir, ne yazık ki tek de kitaptır. Kanaatimce bu tarihsel süreçte bu durum da gayet anlamlıdır. Ancak siz bu görüşlere fantezi dediğiniz anda olay karşındakine kışkırtmaya girer, haksız yere kışkırtmaya girer ve ben genel olarak haksız şekilde kışkırtmaların olduğu tartışmalarda yer almamak taraftarıyım. -devam edeceğim-


 barba / 02.03.2007 01:41:23

Bu meslede kendimi yeterince ifade edebldiysem tıkandığımız noktaya geleli. Mesele "devrimdir" "devrim değildir" düşüncesinde kilitlenmiş gibi duruyor. Ben bu konuya 1918-1923 arasındaki süreç hakkında düşündüklerimi söyleyerek, daha sonra da sizden düşündüklerinizi dinleyerek bir son verme taraftarıyım. Şunun için son verelim diyorum, biraz birbirimizn söylediklerini zamaniçinde düşünelim, sindirelim, yeri gelirse tekrar konuşalım. Biraz da olayı günümüze getirelim...

sanıyorum ki "devrim" kelimesinde tıkanmıyoruz, ikimizde bunun altının nasıl doldurulduğuyla ilgileniyoruz. Yani "devrim" diye andığımız şeyler neydi, bu şeyler, toplumun hangi kesimize, sosyolojik/kültürel/ekonomik yaklaşımlar ve kaznımlar sağlamıştır, kimlere bir şey asağlamamıştır, kimlere kaybettimiştir. Herhalde altının bu şekilde doldurulması gerektiği konusunda hemfikiriz.

Irak'taki direnişçiler anti-emperyalist bir mücadele mi vermektedir? Veya diğer bir deyişle, Bir emperyal saldırıya maruz kalan ulus/uluslar, buna karşı direnç gösterdikleri zaman anti-emperyalist bir mücadele mi vermiş olurlar? Bir mücadelenin anti-emperyalist olarak nitelendirilebilinmesi için işgal edenin emperyalist olması yeterli midir? Yoksa buna ilave olarak, kronolojik sırada değil ama hiyerarşik bir sırada bir üst kavram olan kapitalizm kavramına bakarak, direniş sırasında ve direniş sonrasında oluşturulan yeni rejimi de tartışmak gerekir mi?

Ben, en genel anlamda, bütün bunlara baktığımda kurtuluş savaşını anti-emperyalist bir mücadele olduğunu düşünmüyorum. "Vay efendim, neden anti-emperyalist bir mücadele verilmemiş" demiyorum. ama Çılgın Türkler kitabının sanıyorum ki önsözünde geçen anti-emparyalist düşünceye bahsettiğim ve bahsedeceğim sebeplerden katılmıyorum. dahası, böyle bir düşüncenin önümüzdeki ve tahminim daha sonraki seçim süreçlerinde, ayrıca hepimizi sosyal yaşantı ve insanlara/insanlığa yaklaşımında büyük bir yanılsama yarattığını, bu yanılsamanın da mevcut düzenin devamlılığna yaradığını düşünüyorum.


 barba / 02.03.2007 01:52:01

Bunu yanında, 1918-1923 arasındaki sürece, gerek işgal kuvvetler, gerekse Osmanlı/Türk hükümeti açısından savaştan çok bir diplomatik süreç olarak bakıyorum. Bu sürecin galibi Türkiye Cumhuriyeti açısından bakıldığında galibi Mustafa Kemal Atatürk'tür. Dünya emperyal tarihi olarak bakıldığında ise İngiltere'dir. Yalnız bu şu anlama gelmesin: Ben Kuvay-ı Milliye RUHUNU önemsiyorum Benim tarihte yücelteceğim, kurtuluş, kahramanlık gibi kavramlar kullanacağım ŞEY, tarihteki insanlardan çok meselelerin ve halkların ruhudur. Kendi öznel yargılarımı kendime saklarım ve bunları eleştrisni içimde yaşarım. Yeri gelir içimden Stalin'le konuşurum, yeri gelir Mustafa kemal'le rakı içerim, yeri gelir Sabahattin Ali'yle kürk mantolu madonna2mı ararım, yeri gelir sait'le havuzbaşında otururum, yeri gelir Nazim Hikmet'le benercinin kendini neden öldürdüğünü düşünürüm. Ancak, dediğim gibi, bunlar benim öznel, kendime ait olduğunu düşündüğüm ve öyle olması gerektiğini bildiğim meselelerdir. Bir tarihi süreci değerlendirirken "kurtarıcı, ulu, kurtuluşi kurucu" gibi kavramlardan uzak durmaya çalışırım.

 barba / 02.03.2007 01:53:35

düzeltme :
"Yalnız bu şu anlama gelmesin: " yerine
"Yalnız bu şu anlama gelmesin: Ben kuvay-ı milliye ruhunu önemsemiyorum" konulacak


 barba / 02.03.2007 02:09:16

Bahsettiğim 18-23 sürecinden sonraki süreci, sizin de değindiğiniz gib bir bürokrat, devlete bağlı çalışan tarihçiler, ulusal bilinç adı altında zenginleşen bir zumre olarak bakıyorum. Taaki 1929-1932 büyük buhranının etkilerinin Türkiye Cumhuriyetine yansımaya başlamasına kadar. Bundan sonraki süreçte, CHP'nin o altı okundan bir olan "devletçilik" "ilkesi" hem resmi ideolojide, hem de dolaylı yoldan devlet mekanizmasında yerini almıştır. büyük buhran, devletin ticari-ekenomik alanda devletin etkinliğini artırmasına mecbur kılmıştır. Bu da tarihsel bir süreçtir. ama temeli ekenomiye ve bir üst kavram olarak gene bahsettiğimiz ideolojik meslelere dayanmaktadır. en önemli kavram da kanaatimce mülkiyet kavramıdır.

Tekrar söylemeye gerek duyuyorum Ben Mustafa Kemal şöyle yanlış yaptı, vay efendim şöyle yanlış düşündü veya uygulamalarda bir sürü sorun çıktı demiyorum. Böyle düşünsem, 1920 yılında, daha hala "milli mücadele" devam ederken, bahsettiğiniz devrimlerin ön tartışmaları yapılırken, gayet önemli bir milletvekilinin, yani Mustafa kemal Atatürk'ün "kurduğu" TBMM çatısı altındaki bir milletvekilinin, savaşılan İtalya'nın bir sermaye grubuna Ereğli kömür havzalarının imtiyaz hakkını belli bir hisse karşılığı sattığını, o senelerde svaşta olunan bir ulusun sermaye sahiplerinin Ereğli2ye gelip incelemeler yaptığını söylerim ve bunu bütün herşeyin başında, lider olarak gösterdiğimiz Atatürk'e yüklerim ama bunu yapmıyorum. Zira bunların, ulus tarihinde belli geçiş dönemleri olduğu ve bu dönemlerde boşluklar olabileceğini yönünde düşünüyorum...

Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu yeni rejim, Atatürk'ün aldığı eğitim, silah arkadaşları, içinde bunulunduğu tarihi süreç, dünya ideolojik yapısı vb. yaklaşımlar düşünüldüğünde en başında bir prestij mücadelesiydi.Devletin organları ve işleyişi değişmeden önce, ilkin rejimin adı değişti. Cumhuriyet rejimi, elbetteki bir yandan eski yapıdan kopuşu getiriyordu. Öte yandan sa Avrupa'ya, Avrupa demokrasisine ve sermaye gruplarına, vb diğer yapılarına onlar gibi olmayı hedeflediğimizi gösteriyordu. Tekrar ediyorum. Sürecin, benim durduğum aöıdan görünümü budur. bu yanlış veya doğrudur ama süreç benim baktığım noktadan ve tarihi anlamak için kullandığım metodla bu şekilde görünmektedir.


 barba / 02.03.2007 02:24:11

1918-1945 yılları arasındaki Türkiye Cumhuriyeti açsından bakıldığında, cumhuriyetin kuruluş yıllarını, büyük buhranın etkilerini düşündükten sonra günümüzü ilgilendiren bence en önemli hadise Serbest fırka Partisi'nin kurulması, bir kaç ay sonra kapatılması ve bir kaç ay sonra da Menemen olayının meydana gelmesidir. Bu meseyi de şöyle yorumluyorum: Özellikle son yüzyıllarda gücünü iyiden iyiye yitirmiş bir imparatorluk ve bunun altında ezilmiş halklar yığını...Büyük umutlarla girilen milli mücadeleden sonra oluşan değişimler, sizin tabirinizle devrimler, onların hayatını daha kolaylaştırmamıştı. Emeğin sömürüsü devam ediyordu, yalnızca el değiştirmişti. İmparatorluk yöneticilerinden yeni rejimdeki ğst düzey bürokratlara, devlet eliyle kurulan vakıflara ve yeni oluşan tüccar grubuna geçmişti. Sonuç halklar için aynıydı. Açlık ve yarınsızlık....

Burada bir parantez açmak istiyorum. Şimdi söylediğim şeyler, yeni kurulan rejimin eski düzene göre getirdiği iyileştirmeleri yok saydığım anlamına gelmemeli. Ama dediğim gibi, Ömer Bey2in de değindiği gibi mesele artık değerin nasıl paylaştırıldığı meselesidir. Bir grup insan kat be kat zenginleşirken, diğer grubun okuma yazma öğrenmesi, latin alfabesine geçmesi, daha kolay ilaç bulması, kadının toplumsal düzende ağzını açmaya hakkı yokken seçme/seçilme hakkını almasının bir kıymeti harbiyesi olmamalı. en azından benim açımdan bunun bir kıymet-i harbiyesi yok. Burada şöyle bir yaklaşım getirilebilir, ki Ömer Bey'in doğru bulmadığım bir yaklaşımı da buradadır: "Ya bunlar olmasaydı, ya bunlar verilmeseydi, ya eski düzen devam etseydi. Mustafa kemal Atatürk işte bize bunları verdi"

Bu yaklaşım, kanımca, en genel anlamda tutucu bir yaklaşımdır.


 barba / 02.03.2007 02:32:58

Yazacak öyle çok şey var ki, gene günümüze gelemedik. Gelmek istediğim nokta, Ömer Bey'inde bahsettiği gibi, Kemalizm'i Kemalistlerden kurtarmak gerekir meselesidir. bir şartla;Kemalistlerin ve Kemalizm'in günümüzde ne anlama geldiğini, ne tip reaksiyonlar göstererek özgür düşünceyi daha zihinlerde hapsetmek için NASIL KULLANILDIĞINI tartışmak şartıyla. Bu hesaplmaşmayı yapmak bile önemli bir adım olacaktır.

Son olarak, şimdilik, bir soru: "301. madde-devlet-hukuk arasında nasıl bir ilişki olabilir?"

Ömer Bey'e bir not: siz bilinçli veya bilinçsiz kışkırtma hakkınızı kullandınız, karşılığında ben de kullandım. Bir sorun yok benim açımdan, umalım ki kalp kırmayalım.

Bir de bir not: 32 yaşındayım. Mustafa Kemal Atatürk'ün gülen tek bir fotoğrafını gördüm. Kendisi harikulade güzel gülen bir insan...

İyi geceler...


 ömer / 02.03.2007 11:02:54

Sayın Barba;

Türk Devrimi olmamıştır gibi bir ifade sizin yorum panonuzda mevcuttur buna katılıyorsanız sizin fikirlerinize saygı duyarım ama kendi fikirlerimide açıkça söylerim elbette... Bana katılmanızaıda elbette beklemiyorum kaldı ki baştan beri söylediğimiz şey kimse kimsenin fikririni değiştirmek iradesinde değil.

İkinci bir fikir belgelere göre konuşma fikri size karşı değil genel olarak özellikle 2.Cumhuriyetçilerce ortaya konan fantastik ama hiç bir şeye dayanmayan fikirler için.

Üçüncüsü Nutuk'u sadece tarih yapıcı belge olarak aldığımı nereden çıkarıyorsunuz. Ben Ulusal Mücadeleyi anlatması özetlemesi bakımından KM ye eklenmesini önerdim.Onun tek argüman olarak ortaya konmasını değil.

Dördüncüsü özgür düşünceden bahsediyorsanız sizin veya benim ortaya koyduğumun fikirlerin karşıtlarını da sindirmek zorundayız. Bunları kalp kırma ölçütü olarak algılamanın mantığı nedir? Sizin fikirlerinizle ilgili kişsel bir tane bile söylem yoktur yazdıklarımda.

Beşincisi Savaştan çıkmış bir ekonomiden bahsediyoruz.Para yok Pul yok hastalıklar,Anadolunun erkeği kadını kaç yıl savaşmış,Balkan Savaşından beri savaşıyor insanlar bu yıkıntılar altında hangi ekonomik gelişmeden bahsedeceğiz.
Baştan beri söylüyorum Anadolu Devrimi sosyalist bir devrim değil.İzmir İktisat Kongresinde serbest teşebbüs fikrinin kabul edilmesi neyi ifade eder? Devletçilik sorununun özel
şartlardan ferdi sermayenin olmayışından geldiğini ifade etmeye çalıştım.Halkçılık kavramanın içeriğine bakalım bunun jakoben bir kavram olduğu söylensede taaa o günlerde Avrupanın göbeğinde bile henüz yeterince gelişmemiş SOSYAL DEVLET dediğimiz nüvenin 40 yıl önce Mustafa Kemal tarafından öngörülmesidir o ilke... Bu günün anlamıyla KAMU YARARI KAVRAMINA tekabül eder.

Altıcısı;Mustafa Kemal işaret buyurduğunuz üzere bir insan açıkladım resmi tarih diye yutturulan bir sürü masala karşı olduğumu söylediğiniz üzere onların ayıklanması Mustafa Kemal'i küçültmez.Elbette o da bir insan hemde bazı konularda trajik olarak çaresiz bir insan. Lozan'da emperyal devletlerle çok ciddi meseleler tartışılır ABD İmzalamak istemez,Ermeni sorununu Lozanda da bastırtırlar İsmet Paşa'ya geri dön çağrısını şifreli olarak yapar... Sonra anlaşılır o koşullarda Demiryolu İmtiyazının ABD lilere verileceği söz verilir. Ama ABD ye verilmez ve bu yüzden ABD hala Lozan'a imza koymuş değildir.

Yedincisdi;Mustafa Kemal'in yabancı sermayeye karşı değildir.
Daha ileriye gidelim Lenin dahi karşı değildir. Önemli olan ulusal çıkarlara uygun anlaşma yapmak. Köylü toplumuysanız elinizde teknolojiniz eğitilmiş iş gücünüz yoksa o teknolojiyi nereden getireceksiniz? Elbette o tavizler yeterki yabancıların siyasal tahakkümünü içermesin egemenliğinize karşı koşutlar içermesin.Bu gün söz konusu olan bu değildir.Bu gün sözkonusu olan Yabancıların egemenlik sorunumuzu Lozan'dan önceki gibi tartışıyor olmasıdır.

Son Olarak; Sizin gibi bende onun hatalarıyla sevaplarıyla bir insan olduğunu ve trajik denecek kadar mutsuz olduğunu düşünüyorum Öyle ki; yaşadığı aşklarıyla,çelişkileriyle hüzünleriyle hemde büyük acılar çeken bir insan... İki aşk arasında kalır, ki kimine göre Fikriyeye haksızlık yapar Latifeyi Seçer... Gururu o kadar büyüktür ki;Latifenin evlenme teklifine cevap vermemesi karşısında yüzüne tekrar teklifte bulunmaya cesaret edemez ve kendi fotoğrafının altına yazıp bir de gül koyar üzerine Latifeye hitaben;Bir daha teklif etmeyeceğim yazar. Bunu söyleyemeyecek kadar da çekingendir; Ve o meşhur sözü söyler Latife için Ordular idare ettim ama bir kadını idare edemedim." der.Çaresizliği başka ne işfade edebilir. Ve Fikriye'ye yaptığı haksızlığı aşk karşısında yenilmişliğidir şu sözler:" Beni iki kadın sevdi birisi ben olduğum için diğeri Atatürk olduğum için..." işaret buyurduğıunuz üzere o sadece bir insandı hepimizden farkı dahi idi hepsi bu ...

Kişsel size karşı söylenmiş herhangi bir şey belirttiklerim içinde sizin çıkışınızdanda da kırılmış falan değilim.)))
Merak ediyorsanız bende 41 yaşındayım:))

Saygı ve Sevgilerimle,


 ömer / 02.03.2007 11:21:39

Sayın Barba konuyu yaymamak açısından ve Editörün yorun panosunu ve okuyucuların yorum panolarını işgal etmemek için editörün bu konuyla ilgili bir yazısı olana kadar ertelemeyi öneriyorum.Zira konu yanıldıkça diğer arkadaşların katılımı ve konsantrasyonu karışıyor ama size bazı konularda katılıyorum.
Tanrı sağlık verirse ve editör KM den bizi mahrum etmezse bir çok konuyu gündeme getiririz ama konu ilintisiz olarak yayılıyor. Şimdi konuyla ilgili ben size bir soru sorayım,

Siz nasıl bir Cunhurbaşkanı ve Nasıl Bir AY istiyorsunuz?

Sevgilerimle,


 barba / 02.03.2007 13:44:42

Hemen kısa bir geçiş yapıp ben de bitiriyorum...

1) "Türk devrimi olmamıştır diye bir ifade benim cümlelerimde geçmemektedir. Benim söylediiklerim olmuş mudur, olmamış mıdır, hangi parametrelerle değerlendirilmesi gerekir...Ben bunları devrim olarak düşünmüyorum. Benim devrim kavramına yüklediklerimle şu şu sebeplerden dolayı uyuşmuyor. En genel anlamda 1923 sonrası toplam kaznımların hakça paylaştıtırlması yapıl(a)madı. Demek istediklerim özetle bunlardır.

2)Sizin de belirttiğiniz gibi beni ilgilendirmiyor

3) Ben de sizi veya AY'nın Km'ye girmesini kastetmemiştim. Bir dönemi anlayabilmek için daha fazla argumanın önemini gündeme gtirmek istedim. Kısacası sizin dediklerinize olumlu/olumsuz yönde bir diyeceğim yok.

4) Kalp kırma sadece bir bitiriş sözüydü, bir deyişte, bir kendi kendine, havaya ve ortaya konuşmaydı. Birinin kalbi kırıldı diye değil. Bunu da geçtim.

5-) Bu mesele de 1. mesleyle bağlantılı olduğu ve sizin de belirttiğiniz gibi bu kadar geniş bir konuyu bir seferde değerlendirmenin zor olması ve artık başka konulara geçebilmek için geçiyorum. Ben söylediğim şey özetle şudur: "Bir ülke 100 liralık artık değer üretilirken bunun 20 lirası kamu yararına, 80 lirası yeni oluşturulan zumreye paylaştırılıyorsa, bu artık değerden bu şekilde düşük bir pay alan kamuya (yığınlar) seçme seçilme hakkı, okuma yazma, eğitim vb diğer insani ihtiyaçlar, vatandaş olma hakkı vb sizin de yukarıda bahsettiğiniz hakların verilmesinin kıymet-i harbiyesi olmadığı yönündedir. Bunu da, sizin de bahsettiğiniz gibi, yıllar süren savaşlarla kırılmış, açlık ve sefalet içinde yaşayan halkların ihtiyaçları düşünüldüğünde, karnının doyması, yarın endişesi yaşamaması, öncelik sıralamasında vatandaş olma hakkından, seçme seçilme vesair haklardan daha önemlidir." düşüncesine dayandırıyorum. Ama DİKKAT, ben bunu o günlere bir eleştiri, kötü anlamda bir eleştiri olsun diye söylemiyorum. Bu bakış açısı, sizin de buyurduğunuz gibi beni bağlar. Burayı da geçebiliriz sanırım...

6) Bahsettiğiniz mesele Chester imtiyazıdır. Bu imtiyazın imza tarihi 8 Nisan 1923’tür ve henüz Laussanne Antlaşması’nın imzalanmasına aylar var. Söz konusu imtiyaz anlaşmasına göre: Chester grubu, Ankara’dan Kerkük’e ayrıca Samsun ve Doğu Beyazıt’a kadar uzanan 4400 km. Uzunluğunda demiryolu ve üç liman yapımını üstleniyor. Buna karşılık inşa edilecek demiryolu hatlarının çevresinde kırk kilometrelik şeritler içersindeki bütün maden ve petrol kaynaklarının işletilmesi imtiyazına doksan dokuz yıl için sahip oluyordu. Demiryolu ve limanların işletilme hakkı da aynı süre için Amerikalılara bırakılıyordu, imtiyazlı şirkete Türk özel sermayesinin de azamî %50 oranında ortak olması öngörülmüştü. Şirket oldukça sınırlı tutulan bir vergi yükümlülüğünü de üstleniyordu. Amerikan ve İngiliz emperyalizminin çıkar çatışması sonucu Musul Viyayeti’nin Laussanne Antlaşmasıyla İngilizlerde kalması yüzünden bu imtiyaz anlaşması uygulanamamıştı.

7) Duygusal olarak beni en çok etkileyen mesele de Anzak annelerine söylediği sözlerdir...


Son olarak, konu gayet ilintili olarak yayılıyor ancak panoya yazı yazma, işlerden vakit ayırma meseleleri olduğu için hem bizlere, hem de takip edenlere zor oluyor diye düşünüyorum. Yoksa bence bir adım daha attık mıydı seçimin ortasına, hem de tam olması gerektiği yere varacağız.

Ben nasıl bir cumhurbaşkanı ve AY istiyorum sorunuzu da bu panonun akibetini gördükten sonra, biraz daha zaman içinde konuşalım derim. Hem biz de bir mola vermiş oluruz.

Beni fazla zorladınız Ömer Bey, ben bu hukuk ilmini bir anlayayım, o zaman görün siz beni ;)

Sağlıcakla kalın,
Sevgiler...


 barba / 02.03.2007 14:09:09

Cem Bey'e de teşekkürler...

 ben / 02.03.2007 14:51:54

sn barba ve omer bey , ben ilave yorum yapmadım sakın kaale almadığım anlamında yorumlamayın. katkılarınız için teşekkürler. yorumsuzluğumun nedeni ömer beyin de işaret ettiği gibi konunun uzaması ve amacından birazcık sapmış olması. belkide birbirimize sorularımızı son 4000 yıllık tarihe dalmadan biraz daha kısa cevap vermeye çalışmamamız. yanlış anlamadıysam sn barba ''bu milletin karnı adam gibi doymadığı ve bugün hasbelkader doyan karnını yarın nasıl doyuracağını kara kara düşündüğü müddetçe ondan oy verirken demokrasi/hukuk/hak ve özgürlükler gibi toplumsal sorumluluklar içeren konularıda doğru analiz yapıp ona göre doğru kişiye oy vermesini bekleyemezsin'' demek istedi veya ima etti. eğer demek istediği buysa buna bende katılıyorum. hissettiğim kadarı ile sn barba halkın refahının daha eşit gelir dağılımı ile olacağı veya gelir dağılımının ekonomimizin daha önemli bir sorunu olduğuna inanıyor. aramızdaki fark burada ., ben refahın ekonomimizin daha sağlıklı gelişip büyümesinde yattığını düşünüyorum. ekonomi/teknoloji gelişip büyüdükçe ortaya çıkan artı değer bir yolunu bulup halkın cebine girecektir(en azından bir kısmı)

 ben / 02.03.2007 15:16:31

şimdi ekonomiyle belki seçimlre birazdaha yaklaştık. sn eitor daha önceki yorumlarında doğru olarak , kahvelerde maliye bakanından daha iyi ekonomist olduğunu ve FB antrenöründen daha iyi antrenor olabileceğini düşünüp yorum yapan milyonlardan bahsetmiştı(ima etmişti ). bencede bu adamlar bir dereceye kadar haklı, ekonominin E sini bile okumamış bir sürü insan bu memlekette başbakanlık yapabiliyorsa kahvedeki insanda doğal olarak başbakankadar ekonomi idare edebileceğine inanabilir. EKONOMİ bence ciddi bir bilimdir. dikkat ettiyseniz daha önce milli gelir 2500 usd den 5000 usd ye çıktı iddiamdan vazgeçmiştim zira okulda işletme bölümünde belirli bir seviyede ekonomi+hukuk okumuş olmama rağmen ekonomi konusunda iddialı konuşmak istemedim(zira okulda bu konuda uzman olabilmek için nekadar daha okunacak kitap vs olduğunu gördüm). bu meyanda tabiiki bir önceki mesajımdaki ekonomik yorumlarımdada iddialı değilim ve yanılmış olabilirim. fakat halkta dahil km yorumcularıda dahil herkes kendi ekonomik görüşünün en doğrusu olduğu konusunda iddialı(herhangi bir ekonomik backround u olmasada)... daha önce önem verdiğim hukuksal üstünlük konusunda hiçbir partinin(barajı aşabilecek) bir söylemi olmadığını söylemiştim. ben olarak oy verme konusunda başka bir kriterim de oy vereceğim başbakanımın ekonomi konusundaki bigi ve eğitim seviyesi . bu işi danışmanları yürütüyor diyebilirsiniz fakat siz başbakan adayı olsa idiniz adam smıth(veya marks) tan başlayıp 5 /10 tane temel ekonomi öğreten kitabı okuyup yutmuş olmazmıydınız.(belki şu andada yapmış olabilirsınıiz) 80 li yıllardan itibaren liberal demokrasi/kapitalist ekonomimiz var peki özal (birazda tansu hnm) harici liberal ekonomiyi tam olarak özümsemiş bir başbakanımız oldumu*?? benim aradığım fazla içine kapanık olmayan(kapanırsa batar)-fazla dışarı bağmlı olmayan(bağlanırsa sık sık ekonomik kriz doğar) bir ekonomi ile halkın refahının artırılabilmesi. benim aradığım adaydaki en önemli özelliklerden birisi bu. saygılar

 ömer / 02.03.2007 15:49:36

Sayın Barba'nın 5. sorusundan başlayarak ele alalım;
Öncek açıklanması gereken nokta bahsedildiği üzere BÜTÜN ÖZGÜRLÜK MÜCADELELERİN İÇİNDE BU KAVGA YATAR! Bahsettiğimiz üzere şu veya bu şekilde insanlar bir sınıfa mensup doğar.Toplumların içinde sınıf savaşımları hep olmuştur.Bütün devrimlerin özünde tarihi gelişimleri içinde her sınıf halkın çıkarlarına uygun yaptığına inanmasıdır ki bahsettiğini ideolojik söylemler burada yatar. Ne Fransız devrimi ne İngiliz Devrim ne Rus Devrimi ne de Çin Devrimi hemen ertesinde bi zenginlik yaratamaz...Ama her devrim üretici güçlerin önünü açar zaten oluşan sosyal çatışmanın sebebi o üretici güçlerin istemidir.Her devrimci Siyasal İktidar yapmak istediği hukuku kurmak istediği kültürel düzeni beraberinde getirir. Zenginliğin paylaşılması ise üretici güçlerin gelişmesinden sonra yeniden sınıf mücadeşlesinin içinde aranmalıdır.Batı daki devrimlerden sonra üretici güçlerin sıf çatışması içinde yükselir İşçi hakları,8 saat çalışma hakkı,izin hakkı vs. İşte bu bölüşümden önce NAYASAL HAKLAR sonrasında oma uygun diğer kurallar doğar.
Tarım devrimin üretici gücü Köle idi. Ve mevcut üretici güç egemen kendi hukukunu koyar köle alınıp satılırdı eski roma hukukunda,çocuklarıda köleydi ve mevcut katı hukuk kurallarında ona bir kaç istisna dışında olanak vermemekte idi ve siyasal çatışmada savaştan başka çaresi yoktu kölenin ve Spartaküs'ün isyan etmekten başka çaresinin olmamasıdır.
İnsanlık devrimlerinde aynı çağda olmaz bir bakarsınız devrimci bir yerde yontma taş devri yaşanıyor başka bir yerde Tuç çağı yaşanıyor. Kölelikte böyle insanlık tarım toplumundan geçerken Kölenin Hukuku'nu Hristiyanlaşan Romada engelleyemez,İslamiyette engelleyemez. Dinlerin bile değiştiremediği bir hukuktur. Ancak Sanayi devrimine geçişle Burjuvazinin katkıları ile Köle olmaktan kurtulu Vtandaş olma bilincine erişilir.Öncesinde bahsettim Osmanlı sanayi devrimini tamamlayamadığı için üretici güçlerin önü tıkanmıştır. Ancak sanayi devrimlerinden sonra proleteryanın talepleri sözkonusu olmuş ve üretici
güçlerin sağladığı zenginleşme ile bölüşüm bir siyasal çatışma aracı olmuıştur. Refaha kim karşı olabilir kim hakça bölüşümün karşısında olabilir. Türk Devriminin amacı statik midir. 60 sonrası hareket nedir. Bu bölüşümün istenmesidir ama sapmıştır hareket. 1961 AY sosyal Devlet konmuştur. 1921924 AY sında yoktur bu? 1924 zenginlik mi var paylaşacaksınız?Üretici güçlewrin önünü açmak için eğitim devrimi üniversite devrimi yapılır. Laiklik düşünce özgürlüğüdür. Nasıl düşünsün laiklik olmadan bilim adamı? 1924 AY sında bu yüzden kaldırılır Devletin Dini olması olayı.1961 AY sı ile hak kavramı içine girer bir çok şey. Bu demek değil ki Mustafa Kemal ile sınırlı kalacağız size 1961 AY sı ile ilgili ve bu panoya yapıştırılan SAĞLIK EMEKÇİLERİ ilgili bir örnek vereyim.

1961 AY nın Mimarlarından ve İdare Hukuku bilgesi Ord.Prof.
Sıddık Sami Onarla birlikte Türk İdare Hukuku öğretisinin önü açılır ve Anayasadaki Sosya Devlete uygun olarak denbilir ki;

Kamu Hizmeti meccani olmalıdır. (Buradan bedava olması değil her kesin ödeyebileceği karşılıkta) 1980 ne kadar AYM içtihatlarında bu korunur. 1980 den sonra Kamu Hizmetlerinin
meccaniliği ilkesi rafa kaldırılır. Sağlık güvencesi olmayan bir insanın 15 günlük yoğun bakım ünitesi gideri nedir Tıpçı arkadaşlar açıklasın?

Proleteryanın gelişiminden sonradan dedik AY lara girmesi proletertya alınıp satılmaz emeğini satar ama artık arz-talep ilişkilerine göre değil Sınıf mücadelesi ile elde edilir bazı şeyler işte buradan doğar İş Hukuku.8 Saat çalışma hakkı;örgütlenme sendika,sosyal yardım vs.

Niçin itiraz ediyoruz neden teknoloji her şey gelişliyorda 5 saate inmiyor çalışma süresi, sosyal haklar neden artmıyor
tam tersine fazlalaşıyor insanlar daha bağımlı hale daha köleleşmeye itiliyor vs.itiliyor.Buna sonra değineceğim ideolojik yabancılaşna ve aline olma meselesine. Ama amaç belli Emperyalistlere peşkeş çekmek için önce uluıs olma bilincini al aşağı etmeleri gerekiyor,aşağılık kompleksine itmeleri gerekiyor tarihi çarpıtmaları gerekiyor vs.vs. İnsanlık tarihi boyunca emekçilerin ürettiği değerlerin %60 ı topu topu Dünyanın 20 zengin ailesinde birikmiş.Ve bizler emperyalizme bile mücadele verdiğimize inanmayacak kadar komplekse itiliyor diyoruz ki tamam aman borcumu ödeyeceğim istediğin tüm hukusal değişiklikleri siyasal değişikleri yapğacağım bana yatırım yap... Neden bu zenginlik bölüşülmüyor neden bu zenginlik hakça dağıtılmıyor?
O vakit sırası gelince ideolojik yabancılaşma kabulleniş basın sermeye ilişkilerine girebiliriz.


 ömer / 02.03.2007 15:53:33

:) Şimdi o anzak askerlerinin torunlartı şimdiye kadar vistemedikleri bir şey istiyor. Mezarlıkların 5 km çevresinin hukuki denetimini ve idaresini:))

İlintili olduğunu bende biliyorum ama takip etmesi güçleşiyor.

Son olarak beni hiçte zorlamadınız her daim buradayım çok zevkli geçiyor böylelikle zihin cimlastliği yapmış oluyoruz

Sevgi ve Saygılarımla,


 ömer / 02.03.2007 16:02:27

Bir hatırlatma;

27.2.2007 tarih ve saat 1.57:55 de yapılan yorumunuzun ikinci paragrafında Bu devrimlerin devrim olarak nitelendirilemeyeceğine ilişkin yorumunuz olduğu üzere benim yorumum aksi görüşte olarak yapılmıştır.

Sevgilerimle,


 Seda the tıbbi destek / 03.03.2007 03:55:01

15 günlük yoğun bakım ücreti, abartmıyorum, eğer hasta entübe ise yani solunum desteğinde ise rahat rahat 40-50 milyarı bulur...

son 2 yıl içinde sağlık bütçesinden salt ilaç için kullanılan rakam tam 2 kat artmıştır...

performans kanunu aynı o bakan beyin burnusuna pankart açan arslan asker, sade vatandaş, siyavk isimli hekimin dediği gibi "hekim, hasta, eczane el ele verip, performans adına devleti soymaktayız"

üniversitelere elini kolunu sallayarak her başı ağrıyan, kulağı kaşınan hastanın gitmesi inanılmaz masraflı ve akıl karı değildir. bilim üretmek ve hekim yetiştirmek gibi görevleri olan üniversiteyi hizmet hastanesi olmaya itelemek aklı selim insanın işi değildir. Bu hareket Reform paketi tam açılmadan ve seçimden önce halkın gözünü boyama adına yapılmış bir kandırmacadır. sevk zinciri kırılmış gibi gözükse de minareyi çalan kılıfı da hazırlamıştır.

yıllık tedavi masrafı 150 usd olan ssk hastasının bugünkü maliyeti 600 usd'dır...

yapılan aile hekimliği kurslarında kullanılan bir slight'ta aile hekimliğinin finanasmanı konusu anlatılırken, verilen bilgiler halen 2003 ssk bilgileri ve bebek ölüm hızıdır. bu dinleyicilere söylenmemekle birlikte sorulduğunda açıklanmaktadır. lakin eğitimciler 2007 bebek ölüm hızı hakkında bilgi sahibi değilmiş numarası yapmak durumundadırlar. halbuki uygulanan sağlık sisteminin başarı kriteri tüm dünyada "bebek ölüm hızı" ile temsil edilir. gecen 4 seneye oranla, bu sene bebek ölüm hızı %40 civarında artmıştır. bu bilgiyi eğitim seminerine koymamaları ve hala ssk rakamlarını kullanmaları bile çok iç acıtıcıdır.

Lakin verilen bu eğitim biyososyopsikolojik açıdan çok verimlidir. hastanın yaşadığı ortamın koşulları, aile yapısı,kültürü, örf adeti ile ele alınmalı diye defalarca slight koymuş bu eğitim planı ile yabancı hekimlerin ülkeye gelişi bence hoş bir ironi yaratmaktadır. kamuda çalışmayacak ise bu 3. dünyanın teknolojik açıdan türkiyenin çok çok gerisinde kalmış hekimleri ne demeye getirtiliyor, sezer de dahil kimse anlamış değildir. (TC de eğitim alanlar başımızın tacıdır. Benim 1 Kenya, 1 Nigeria, 2 İran'lı çok sevdiğim çok yakın hekim arkadaşım bulunmaktadır)

IMF nin dayatması ile yapılan bu reformlar sağlığın sosyal bir hak olmasına imkan tanımamaktadır.


 milli gelir kandırmacası nasılmış? / 03.03.2007 03:59:43

Bütçede 30 yılın rekoru ve perde arkası....
21.02.2007 Çarşamba 21:32
Hürriyet Gazetesi Yazarı Şükrü Kızılot'un yazısı...


Bütçede 30 yılın rekoru ve perde arkası

2006 yılı bütçesi, son 30 yılın en başarılı bütçesi olarak açıklandı.

Bütçe açığının, milli gelire oranı açısından, 1976 yılından bu yana yakalanan en iyi performans olarak tarihe geçen 2006 bütçesi, ilk bakışta gerçekten çok başarılı...

Mali disiplinin göstergesi "bütçe açığı" ya da "faiz dışı fazla" ile ifade ediliyor. Bu açıdan baktığımızda, 2006 bütçesi başarılı gözüküyor. Nedenine gelince; 2006 yılı için 14 milyar YTL olarak tasarlanan "bütçe açığı", 4 milyar YTL olarak sonuçlandı. Başlangıçta, 32.2 milyar YTL olarak hedeflenen "faiz dışı fazla" da 42 milyar YTL olarak gerçekleşti.

Bunlar, son derece olumlu ve sevindirici sonuçlar.

PERDE ARKASI

2006 yılı bütçesinin perde arkasını incelediğimizde, kazın ayağı hiç de öyle değil...

Örneğin; bazı giderler, bütçede hiç yer almıyor. Bazı gelirler ise ya bir defaya mahsus ya da gerçek anlamda bütçe geliri olarak nitelendirilmeyecek gelirler olarak göze çarpıyor.

Buna göre belirleyebildiğimiz bazı gelir ve giderler, tabloda gösterilmiştir.

Tablonun incelenmesinden de fark edileceği gibi;

- TMSF’den Maliye’ye, Eylül 2006 sonu itibariyle; garamaten ödemeler, vergi ve idari para cezaları adı altında, 4 milyar 447 milyon YTL aktarılmış. Ağırlıklı olarak, Telsim’in satışından elde edilen ve normalde Hazine’ye aktarılması gereken para, bir yasa çıkartılarak, Maliye’ye aktarıldı. 30 Ocak 2007’de de 577 milyon YTL aktarıldı. Bunlar, normal bir bütçe geliri değil.

- Telekom hisse satış geliri de bir defaya mahsus gelir türünden.

- Bağ-Kur ve SSK affı nedeniyle bu kurumlar 3 milyar 674 YTL para topladı. Böyle olunca, 2006 bütçesinden, bu tutarda az para aktarıldı. Bu da olağan gelir değil.

- Bütçede 323 No.lu "Bütçeleştirilmiş Borçlar" hesabında gözüken 1 milyar 736 bin YTL. Yeşil kartlıların tedavi ve sağlık malzemesi (980 milyon YTL), ilaç giderleri (269 milyon YTL), Kamu personeli tedavi ve sağlık malzemesi gideri (286 milyon YTL) ve diğer giderlerden oluşuyor. İlginçtir, bu giderler gerçekleşmiş ancak bütçe gideri yazılmamış.

MİLLİ GELİRİN % 3’ÜNDEN FAZLA

Yukarıda belirtilen gelirler, bir defaya mahsus ve IMF tanımlı gelir niteliğinde değil.

Giderler ise, bütçeye yansıtılmamış. Ayrıca, bunlar bizim ulaşabildiğimiz bazı veriler. Bütçenin yeterince şeffaf olmaması, ötesini mümkün kılmıyor. Oysa 2006 yılında uygulamasına geçilen 5018 sayılı kanun bütçelerde mali saydamlık ilkesini olmazsa olmaz koşul olarak görüyor. Bu yönüyle de 2006 bütçesi tartışmaya açık bir bütçe... Baktığımızda, sağlıklı verilere, tam olarak ulaşamıyoruz. IMF’nin bu konudaki sessizliği de dikkat çekici.

Tabloda belirtilen tutarları göz önüne alarak, hesaplama yaptığımızda;

Bütçe açığının, milli gelire oranı (20.5/562=) Yüzde 3,6 çıkıyor. Bu da "Maastricht kriteri" olan yüzde 3’ ün üzerinde. Görüldüğü gibi, 2006 bütçesinde, iddia edildiği kadar, övünülecek bir durum yok.

Bütçede son 30 yılın rekoru, önümüzdeki günlerde çok tartışılacağa benziyor...


 Başbakanımız üniversite mezunu mu? / 03.03.2007 12:42:14


(oğuzkan bölükbaşı beyden yazısını izinsiz çaldım,
bulursa bacaklarımı kırıp elime verir mi? :))))))



Allah selamet ve uzun ömür versin, sayın başbakanımızın yaş günüydü dün Bu arada merak ettim, başbakanımız nereden mezun diye ve araştırdım





“İSTANBUL - 1954, Ahmet - Tenzile - Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi - İngilizce - İktisatçı - Özel Sektörde Müşavir ve Üst Düzey Yönetici, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı - Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı - Başbakan - Evli, 4 Çocuk.” Diyor meclis kayıtları Rcep Tayyip Erdoğan için



Bir yaşam öyküsünde “ 1973 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesini kazandı “ deniliyor.



Marmara Üniversitesinin web sitesine girdiğinizde Üniversitenin kuruluşu hakkında şu bilgiye ulaşıyorsunuz “Marmara Üniversitesi ‘ nin bugünkü temel karakteristiği 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası ‘ nda öngörülen amaç ve ana ilkelere uygun olarak Ulu Önder ‘ in öngördüğü , çağdaşlaşma öncüleri arasına katılmış, demokrat , eşitlikçi ve dinamik bir yükseköğretim kurumu düzeyine ulaşmasıdır . 20.07.1982 ‘ de 20 profesör , 31 doçent , 32 yardımcı doçent olmak üzere toplam 83 öğretim üyesi , 197 öğretim görevlisi ve yardımcısı , 280 öğretim elemanı ile ise başlanmış ,” diyor ve devam ediyor.



Yani 1973 yılında üniversite sınavına girilerek kazanılacak bir Marmara Üniversitesi yok. O halde niçin sayın başbakanın hayat hikayesini yazan ve yazdıranlar böyle davranıyor.



1973 yılında üniversite kazanamayanlar, o zamanın küçümsenen ve para verilerek kayıt yaptırılan okullarına giderlerdi veya İktisadi Ticari bilimler Akademilerine.



Bir ara özel yüksek okullardan mezun olanların diplomaları bile kabul görmedi, o okullardan mezun olan mühendisler mühendis odalarına alınmadı



Başbakanımız İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu da olabilir, belki oraya kayıt olmuştur. Ankara’da hiçbir yeri kazanamayanlar “Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine” kayıt yaptırırlardı, bu akademi de sonradan yani seksen sonrasında “Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari İlimler Fakültesi” oldu ama eski mezunların diplomalarında Gazi adı yoktur ve onlar akademi mezunudur.



Sayın başbakan 1977 de mezun olduğuna göre, mezun olduğu sırada da Marmara Üniversitesi ortada yok.



2547 sayılı yasa ile 1980 yılından sonra üniversitelerin sayısı artırılmaya başlandığı sırada, eski özel okullar bu üniversitelere bağlanmaya başladı, Ankara’da Yükseliş vb okullar Gazi Üniversitesi Mühendislik fakültesine bağlandı, ama eski mezunlara Gazi diploması verilmedi, çünkü onlar Gazi’nin ekolünden yetişmemişlerdi. Büyük bir ihtimalle sayın başbakanın diplomasında da Marmara Üniversitesi yazmıyordur, ama okulu Marmara Üniversitesine bağlanmıştır veya Marmara Üniversitesi olmuştur.



Ankara’da Yükseliş mühendislikten mezun olanlara sorduğunuzda “Gazi mühendislikten mezunum” diyorlar, çünkü yükselişten mezun olanlara halen mühendis gözüyle bakan yoktur. Eski özel okulların öğrencilerine yüksek okul mezunu gözüyle bakılmaz, bu onlarda bir kompleks yaratmıştır ve okulları nereye bağlanmışsa oradan mezun olduk derler.



Devlet yıllar sonra bu okullardan mezun olanları yüksek okul mezunu saydı ve memurin kanununda ilgili kademeleri hak ettiklerini varsaydı. Bu da büyük haksızlıklar yarattı. Mesela 1973 yılında en baba üniversitelerin Kimya, biyoloji bölümlerini kazananlar ile kazanamayıp parayı bastırıp neredeyse kolayca mühendis olanlar arasında devlet kadrolarında , kadro derecesi ve yan ödemeler konusunda farklılıklar oldu. Adına mühendis denilenler nereden mezun olduklarına bakılmaksızın kimyacı ve biyologlardan bir derece üste alındılar. Türkiye’de yapılan işe değil diploma unvanına para ödendiği için bu haksızlık süregelmektedir.



O dönem Akademi mezunları da üniversite mezunu olmadıkları halde Gazi’den veya Marmara’dan mezunuz demeye başladılar. Yani onlar varken var olmayan üniversitelerden mezun olduklarını söylediler.



Diyeceğim o ki, başbakanımız üniversite mezunu değildir, özel yüksek okul veya akademi mezunudur. Kendisine yağ çekmek isteyenler hayat öyküsünü bu şekilde aktarmışlardır. Tabii ülkemizde kraldan çok kralcı,vardır ki başbakanımıza İngilizce biliyor yazmışlar. İmam hatip mezuniyetinden dolayı Arapça biliyor olmasını beklerdim.

Üniversitelere kızgınlığı bundan dolayı olmasın sayın başbakanımızın? Bence sayın başbakan durumu düzelterek, nereden mezun olduğunu söylemelidir.





 gulsen / 01.04.2007 18:22:39

Tayip Erdogan vazlaca kaldi TURKIYE CUMHURIYETININ BASINDA.TURKIYE satiliyor, parca parca.SANLI TURK ORDUSU ve ATATURK veYANDASLARI CANINI VERDI BIZLER ICIN TURKIYE ICIN Erdogan ve onun gibi yoneticiler amerikaya,ingiltereye vehadda ISRAILE TURK TOPRAKLARINA HOS GELDINIZ.Dogalgazi sizlere hediye ediyorum,topraklarin altinda nevarsa sizlerin olsun boyle adami hala basimizda tutuyor ve CUMHURBASKANLIGINA GITMESI ICIN SELAM VERIYORUZ.AVRUPA BIRLIGINE GIRMEK TURK HALKINI MUTLU ETMIYECEK ,BU UC ULKE KANIMIZI EMMEDEN BIZLERI ORTATAN KALDIRMADANRAHAT ETMIYECEKLER.SIMDI ISE ALEVI,KURT SORUNLARINI ORTAYA ATIP TURK HALKINI BIRBIRLERINE DUSURECEKLER. DOGU,BATI,GUNEY,KUZEY BUTUN TURK HALKINA SESLENIYORUM LUTFEN AMA LUTFEN IC DIS DUSMANLARIN OYUNUNA GELMEYELIM. BANA DOKUNMAYAN YILAN BINYIL YASASIN FIKRINDEN FAZGECELIM, BUGUN BANA YARIN SANA BU OLACAKTIR. ATATURKIN GECLIGE HITABESINI TEKRARA TEKRAR OKUYALIM ANLAYARAK, BILEREK. ERDOGAN VE YANDASLARI KENDILERINI DISARIYA SATMISLARDIR. NEDEMEK TURKIYEDE OZELLESTIRME ,BUNLAR HEP YIKICI UNSURLARDIR. BASIMIZDA BUYUK BELALAR DOLASIYOR. DIN ISE BU KISIDEN KISIYE DEYISIR HERKESIN KENDISINE OZGUN DUSUNCELERI VARDIR AMA DINI HALKI KARISTIRMAK ICIN KULLANILIYORSA OZAMAN DEYIL SIMDIDEN EL ELE YUREK YUREGE VERMEK ZORUNDAYIZ. TURKIYENIN VE BIZIM GELECEGIMIZ YINE BIZIM ELLERIMIZDE. UYAN TURKIYE HALKI COK GEC OLMADAN SAYGILARIMLA


Yorum Ekle:

İsim:
Resimdeki karakterleri aşağıya aynen yazınız: This Is CAPTCHA Image
Yorum: